Categories
Journalism

1989 sonrasında Avrupa radikal solu-1

1989’da Berlin duvarının yıkılışı, Avrupa’nın siyasi atmosferini derinden değiştirdi. Yapısal siyasi altüst oluşlar ve büyük ekonomik dönüşümlerle yürütülen kapitalist restorasyonun, küresel çapta toplumsal yankıları oldu. Avrupa’da, antikapitalist güçlerin etki alanı engellenemez şekilde daraldı: Toplumsal mücadeleleri örgütleme ve yönlendirme becerileri gittikçe zayıfladı ve sol 1968 sonrası birçok ulusal kültür içerisinde önemli yer tutan ideolojik hegemonyasını kaybetti.

Bu gerileme kendisini seçim arenasında da gösterdi. 1980’lerden itibaren Avrokomünizm etrafında birleşen partiler de Moskova ile yakın bağları olan siyasetlerde ciddi oranda destek kaybettiler ve SSCB’nin çöküşüyle de hakiki bir enkaza dönüştüler.

Ardından bir yeniden yapılanma süreci başladı ve mevcut durumdaki antikapitalist unsurlar etrafında şekillenen yeni siyasi oluşumlar ortaya çıktı. Bu da soldaki geleneksel yapıların kendilerini önceki on yılda gelişen ekoloji, feminizm ve barış hareketlerine açılmasına sebep oldu. İspanya’da 1986’da kurulan Izuierda Unida bu dönüşümün öncüsü oldu. Benzer inisiyatifler, 1991’de Komünist Yeniden Kuruluş Partisi ve Synaspismos’un kurulması ile İtalya ve Yunanistan’da da meydana geldi. Başka ülkelerde bu dönüşüm, Berlin duvarının çöküşünden öncesine dayanan partilerin kendilerini yenileme çabası olarak (kimilerinde yalnızca görüntü olsa da) ortaya çıktı: Doğu Almanya Cumhuriyeti’nde 1949 yılından beri iktidarda olan Sosyalist Birlik Partisi, adını Demokratik Sosyalizm Partisi olarak değiştirdi.

Sosyal demokrasiden

kalanların dönüşümü

Bu yeni partiler, adını değiştirmemiş olanları ile birlikte ulusal düzeyde siyasal bir varlık kazanmayı başardılar. Toplumsal hareketler ve ilerici sendikal güçlerle birlikte, AB’ye yeni üye ülkelere sıkı parasal sınırlamalar öngören1993 tarihli Maastricht Antlaşmasının getirdiği neoliberal politikalara karşı gelişen direnişin içerisinde var oldular. 1994 yılında Avrupa Parlamentosunda Avrupa Sol Birliği ismiyle grup kurdular.

1990’ların ortalarında, ülkelerindeki hükümetlere (İtalya’da Berlusconi, Fransa’da Juppé, İspanya’da Gonzalez ve Aznar) dönük grevler ve kitlesel eylemlerin yarattığı coşku, radikal sol içerisindeki bazı güçlere mütevazı seçim zaferleri dahi kazandırdı. Izquierda Unida 1994 AP seçimlerinde %13,4, İtalyan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi 1996 genel seçimlerinde %8,5 ve Fransız Komünist Partisi de parlamento seçimlerinde yaklaşık %10 oy aldı.

Yeni yüzyılın şafağında, neoliberal küreselleşmeye karşı siyasal olarak heterojen denebilecek dev bir mücadele dalgası tüm dünyaya yayılıyordu. G8 ve IMF zirvelerindeki kitlesel protestolar, 2001 yılında Brezilya’da kurulan Dünya Sosyal Formu ile birlikte, egemen siyasete alternatifin geniş çaplı tartışılmasını cesaretlendirdi.

Diğer yandan, İngiltere’de Tony Blair’in yakaladığı çıkış, Sosyalist Enternasyonal’in ideoloji ve programından radikal bir çıkışın kapısını açtı. Farklı şekillerde birçok Avrupa ülkesinin desteklediği; Blair’in “Üçüncü Yolu” neoliberal düsturun “yeniye” dair üzerine içi boş övgülerle üzeri kapatılmaya çalışılan pasif bir kabulünden başka bir şey değildi.

Avrupa’da, sosyal refah döneminden kalan tüm parçalar bir bir dökülüyordu, emeklilik sistemine saldırılar, yeni bir büyük çaplı özelleştirme dönemi, eğitimin piyasalaştırılması, AR-GE fonlarının kesilmesi ve etkili sınai politikaların eksikliği. Benzer siyasi tercihler Doğu Avrupa’yı da etkisi altına almıştı.

Ekonomi yönetimi açısından, dönemin iktidardaki sosyal demokrat ve muhafazakâr partilerin politikaları arasında çok minimal farklar vardı. Öyle ki birçok örnekte, özellikle de sendikaların kendilerine daha dostça yaklaşılacağına dair eski kuruntularından kaynaklı kabullenişleriyle, sosyal demokrat ya da merkez sol hükümetler neoliberal projeyi yürütmekte çok daha başarılı oldular. Dış politikalarındaki yönelimleri de geçmişle benzer bir kopuşu içeriyordu (NATO’nun Kosova’yı bombalaması, Irak savaşı ve Afganistan’a askeri müdahalede görüldüğü üzere).

İktidar dönemindeki hatalar

Sosyalist partiler ekoloji sorununu çoğu zaman bir ilke olarak benimsese de neredeyse hiçbir zaman çevreyi ilgilendiren önemli sorunları çözmek için etkili yasalar çıkarmadılar. Bunda Yeşil Partilerin çoğunun ılımlı bir çizgiye gelerek, müttefik seçerken sağ-sol ayırmayı bıraktığı, post-ideolojik yönelimleri ve mevcut üretim biçimiyle mücadeleden vazgeçmeleri de etkili oldu.

Avrupa sosyal demokrasisindeki, kapitalizmin ve neoliberalizmin tüm ilkelerine şerhsiz itaati içeren bu değişim, 1989 yılının yalnızca komünistleri değil tüm ilerici güçleri sarstığını gösterdi. Sosyal demokratlar, II. Dünya Savaşı sonrasındaki karakteristik özellikleri olan reformculuğu, ekonomiye devlet müdahalesini terk etmişti.

Tüm bu köklü değişikliklere rağmen, Avrupa radikal solu içerisindeki birçok parti sosyal demokrat güçlerle ittifak yaptı. Neoliberal rüzgârın, hükümetleri sosyalist bir çizgiye itecek kitlesel toplumsal hareketlerin yokluğunda itirazsız esişi radikal sol partiler açısından olumsuz bir sonuç doğurdu. Antikapitalist sol, en temel ekonomik prensipleri sarsacak herhangi bir toplumsal kazanç elde edemedi; tüm kazanımları dönemsel, zayıf ve hafifletici niteliklerde oldu. Çoğu kez, sıtmaya razı gelerek, uzlaşmayacaklarını vaat ettikleri ekonomik önlemleri desteklemek zorunda kaldılar. Yine de seçim sonuçları her yerde felaket oldu. 2007 başkanlık seçiminde Fransız komünistler yüzde 2’den az oy aldılar, bir sonraki yıl Izquierda Unida yüzde 3,8 ile dibi gördü. İtalya’da komünistler, yüzde 3,1 oy olarak cumhuriyet tarihinde ilk kez parlamentoya giremedi.

İkinci bölüm haftaya.

Categories
Journalism

Ömrünün son yıllarında Marx

Karl Marx’ın 206. doğum gününü kutlarken, Jacobin’in yazarımız Marcello Musto ile Marx’ın Son Yılları kitabı üzerine yaptığı röportajın bir kısmını okurlarımız için derledik.

Nicolas Allen: Kitabınızda yazdığınız, daha çok ömrünün son üç yılını ifade eden “geç dönem Marx” Marksistlerin çok üzerinde durduğu bir dönem değil. Marx’ın ömrünün son yıllarında önemli herhangi bir yapıt yayınlamamış olmasından bağımsız olarak, sizce bu dönem neden görece daha az ilgi çekiyor?

Marcello Musto: Marx hakkında bugüne kadarki hiçbir entelektüel biyografi hayatının son on yılına pek fazla dikkat çekmez, 1872’de Enternasyonal neticelendikten sonra yaptıklarına dair birkaç sayfadan fazla yazan yoktur.

Bu yazarların hepsi, kitaplarının bu çok kısa bölümlerine, jenerik bir “Son on yıl” başlığı atarlar ki bu tesadüf değildir. Marx’a dair biyografik eserlerini iki dünya savaşı arasında, sınırlı sayıda basılmamış elyazmalarına erişimi olan Franz Mehring, Karl Vorlander ve David Riazanov’un bu döneme dair sınırlı ilgisini anlayabilmekle birlikte, bu sarsıcı dönemden sonra yazılmış eserler açısından biraz daha kompleks bir mesele.

Marx’ın en bilinen iki eseri –1844 Elyazmaları ve Alman İdeolojisi– de tamamlanmamış olmakla birlikte ancak 1932’de basılmış ve 1940’ların ikinci yarısında dolaşıma girmiştir. Nazizmin barbarlıklarının yol açtığı derin ıstırap, varoluşçuluk gibi felsefelerin popülerlik kazandığı bir atmosferi yaratan II. Dünya Savaşı, bir anlamda toplumda bireyin varoluş koşullarını konu eden yapıtların büyük önem kazanmasına sebep olduğundan, Marx’ın yabancılaşma ve türsel varlık gibi felsefi fikirlerine yönelik ilgi de arttı. Marx hakkında bu dönemde yazılan biyografiler, zamanın ruhunu yansıtarak Marx’ın erken dönemine gereksiz bir ağırlık veriyordu. 1960 ve 70’lerde Marx’ın fikrini bütünsel anlamda tanıtmayı amaç edinen kitaplar büyük çoğunlukla Marx’ın daha 30 yaşında olduğu, Komünist Manifesto’nun yazıldığı 1843-48 yıllarına odaklanıyor.

Bu bağlamda, yalnızca geç dönem Marx değil, Kapital’in kendisi de aslında önem sırasında geri plana atılıyor. Parisli Marksistlerin, Marx’ın başyapıtı ve on yıllarca süren çalışmasının meyvesi olan Kapital’i umursamayıp 1844 Elyazmaları’nın gizemli havasından ve tamamlanmamış olmasından nasıl büyülendiklerini, liberal sosyolog Raymond Aron D’une Sainte Famille a l’autre (1969) kitabında mükemmel şekilde tasvir ediyor.

Louis Althusser gibi Marx’ın gençliğinin Marksizme dahil edilmemesi gerektiğini savunanların da etkisiyle, “Genç Marx” miti, Marx çalışmaları tarihindeki en temel yanlış anlaşılmalardan biri haline geldi. Marx 1840’ların ilk yarısında önemli gördüğü herhangi bir eser basmadı. Örneğin eğer Marx’ın siyasi fikirlerini anlamak istiyorsak, Alman-Fransız Yıllığı’nda basılan 1844 tarihli dergi makalelerine değil, Enternasyonalde ifade ettiği sorunlara ve yanıtlara bakmamız gerekir. Hatta eğer tamamlanmamış elyazmalarını analiz etmemiz gerekiyorsa, Grundrisse ya da Artı Değer Teorileri, kendisinin 1846’da “farelerin kemirişine terk ettiği” Almanya’da Genç Hegelciliğe yönelik eleştirilerinden çok daha önemlidir. Erken dönem elyazmalarına aşırı anlam yükleme eğilimi Berlin duvarının yıkılışından bu yana değişmedi. Yeni elyazmalarının basılmış olmasına rağmen, güncel biyografik çalışmalar da bu döneme gereğinden fazla atıf yapıyor.

Bu ihmalin bir başka sebebi ise Marx’ın son döneminde yürüttüğü çalışmalarının büyük çoğunluğunun fazla karmaşık gelmesi. Sol Hegelci bir genç öğrenci hakkında yazmak, tek bir dilde yazılmış elyazmalarında ve 1880’lerin başındaki entelektüel heveslerindeki dallanıp budaklanan konulara hâkim olmaya çalışmaktan çok daha kolay ve maalesef bu da Marx’ın katettiği önemli ilerlemelere dair çok daha özenli bir anlayışın önüne geçiyor. Çalışmalarını sürdürmekten vazgeçtiğine ve hayatının son on yılını “ağır bir ıstırap” içerisinde geçirdiğine dair yanlış değerlendirmeler, birçok biyografi yazarı ve akademisyenin, Marx’ın bu dönemde gerçekten ne yaptığını derinlemesine anlayabilmelerinin önüne geçiyor.

Marx’ın geç dönem yazmalarına dair çalışmalar, odağını Avrupai olmayan toplumlara yönelik araştırmalara kaydırdığını ortaya koyuyor. “Batı modeli” dışında da gelişme evreleri olduğunu kabul etmesinden yola çıkarak, Marx’ın yeni bir sayfa açtığını “Avrupamerkezci olmayan bir Marx’a” dönüştüğünü söyleyebilir miyiz? Yoksa bu Marx’ın teorilerinin farklı tarihsel toplumların somut gerçekliğinden sağlamasını yapmadan uygulanamayacağının kendisi tarafından da tasdiki midir?

Marx’ın son dönemindeki araştırmalarında coğrafi konulara dair büyük ilgisinin ardındaki birincil motivasyon, kapitalist üretim biçiminin dinamiklerine dair küresel ölçekte etraflı bir anlayış sunabilme fikri. Kapital birinci cildin ana odağı İngiltere’dir, o yayınlandıktan sonra yazılacak diğer iki cilt için sosyoekonomik araştırmalarını genişletmek ister. Bu sebepten dolayı Marx 1870’te Rusça öğrenmeye karar verir ve sürekli olarak Rusya ve ABD’den kitaplar, istatistikler talep eder. Bu ülkelerdeki ekonomik dönüşümlerin analizinin, kapitalizmin farklı dönem ve bağlamlarda oluşabilecek biçimlerinin anlaşılabilmesi açısından yararlı olduğunu düşünür. Bugünlerde trend haline gelen “Marx ve Avrupamerkezcilik” konusuna dair ikincil kaynaklarda bu son derece kritik mesele görmezden geliniyor.

Marx’ın Avrupalı olmayan toplumlara dair araştırmalarındaki bir başka kritik soru, kapitalizmin komünist toplumun doğuşu açısından mecburi bir önkoşul olup olmadığı ve hangi aşamada uluslararası boyutta geliştirilmesi gerektiğidir. Marx’ın yine son yıllarında öne sürdüğü, tarihi doğrusal olarak okumayan kavrayışlar, farklı ülkeler ve toplumsal bağlamlardaki tarihsel özgünlüklere ve ekonomik siyasi gelişim eşitsizliklerine daha dikkatle bakmaya itti. Marx birbirinden tamamen farklı tarihsel ve coğrafi bağlamlara dair açıklayıcı kategorilere daha şüpheci yaklaşmaya başladı ve “farklı tarihsel bağlamlarda yaşanan birbirine çok benzer olaylar, tamamen ayrı sonuçlar vermiş” diye yazdı. Bu yaklaşım tabii ki Kapital’in bitmemiş ciltlerini tamamlamayı daha da zorlaştırdı ve en önemli eserini tamamlayamayacağını kabul etmek zorunda kaldı. Fakat kesinlikle farklı devrimci fırsatlar açtı.

Bazı yazarların naif yaklaşımlarının aksine, Marx bir anda Avrupamerkezci olduğunu fark edip, siyasi fikirlerini düzeltmek için kendisini yeni konulara yönlendirmedi. Kendi deyimiyle hep “dünya yurttaşı” olageldi, ekonomik ve toplumsal değişiklikleri küresel ölçekte analiz etmeye çalıştı. Kendi çağdaşları gibi o da Avrupa’nın diğer kıtalara nazaran sanayi üretimi ve toplumsal örgütlenme açısından üstünlüğünün farkındaydı fakat bunu hiçbir zaman kalıcı bir faktör ya da mecburi bir şart olarak görmedi. Ve tabii ömrü boyunca da sömürgeciliğe tavizsiz bir düşmanlığı vardı. Tüm bunlar, Marx’ı okumuş birinin rahatlıkla fark edebileceği özellikleri.

Categories
Journalism

Karl Marx: The Anti-Colonialist in Favor of the Liberation of the Arab People

当马克思住在阿尔及尔时,狠狠抨击了法国人的暴力、挑衅和傲慢自大,面对当地阿拉伯人的每一次叛乱,他们都表现出像烧死活人祭摩洛赫神般的残忍。

他写道:“采用迫使阿拉伯人认罪的特殊刑讯方式;当然,这是‘警察’干的(就像英国人在印度所干的那样)。”

 

马克思:“殖民主义者的目的始终是一个:消灭土著的集体财产,并将其变成自由买卖的对象。”

马克思在马格里布(Maghreb)做了什么?

1882年冬天,马克思在他生命的最后,患上了严重的支气管炎,医生建议他到一个温暖的地方休息一段时间。之所以不考虑直布罗陀,是因为进入那地方需要护照,而马克思作为一名无国籍人士,显然没有护照。德意志帝国漫天大雪,不过即便温暖如春,也禁止马克思入内。同样不可能选择意大利,就像恩格斯说的:“对于正在恢复健康的人来说,首要条件是避免警察找麻烦。”(《马克思恩格斯全集》第35卷,人民出版社1971年,第255页)

 

保罗·拉法格和恩格斯说服马克思前往阿尔及尔,这座城市在当时是英国人避寒的胜地。据马克思的小女儿艾琳娜后来回忆,促使他进行这次不寻常旅行的首要原因是:完成《资本论》。

 

马克思乘火车跨越英、法,然后乘船横渡地中海。他在阿尔及尔待了72天,这是他一生中唯一一次在欧洲以外居住。这段时间马克思的健康状况并没有好转。他的痛苦不仅在肉体上。妻子去世之后,马克思非常孤独,为此曾写信告诉恩格斯,他感到“有时犯重忧郁症,像伟大的唐·吉诃德一样”。(同上书,第41页)而且因为糟糕的身体,马克思也没法进行严肃的思考,这种思考在以往总是少不了的。

 

法国殖民者引入私有财产的影响

许多不利的事件使马克思无法深入了解阿尔及利亚的现实,他也不可能真正研究阿拉伯地区共同所有权的特点——这是一个几年前他非常感兴趣的话题。1879年,马克思在一本研究笔记中摘录了俄国社会学家科瓦列夫斯基的著作《公社土地占有制,其解体的原因、进程和结果》。他希望考察在法国殖民者到来之前与之后,阿尔及利亚的共同所有权的重要性及其变化。马克思从科瓦列夫斯基那里摘抄道:“确立土地私有制,(在法国资产者看来)是政治和社会领域内任何进步的必要条件。把公社所有制‘这种支持人们头脑中的共产主义倾向的形式’(1873年国民议会中的辩论)继续予以保留,无论对殖民地或者对宗主国都是危险的。”接着,他被科氏的如下言论所吸引:“这个政策,法国人从1830年到现在尽管历届政府彼此取代,却始终不渝地奉行着。手段有时改变,目的始终是一个:消灭土著的集体财产,并将其变成自由买卖的对象,从而使这种财产易于最终转到法国殖民者手中。”(《马克思恩格斯全集》第45卷,人民出版社1985年,第315-316页)

至于由左翼共和党人瓦尼埃(Jules Warnier)提出、并于1873年通过的关于阿尔及利亚的立法,马克思支持科瓦列夫斯基的主张,即其唯一目的是“土著居民的土地被欧洲殖民者和投机者剥夺”。厚颜无耻的法国人干脆就是“直接的掠夺”,或者将所有当地人共同使用的荒地转化为“国家财产”。这一过程是为了产生另一个重要结果:消除土著的危险。通过科瓦列夫斯基的话,马克思再次指出:“根据这项法律实行的对阿拉伯人的剥夺,其目的是:(1)保证法国殖民者能够得到尽量多的土地;(2)割断阿拉伯人和土地的自然联系,以摧毁本来就已逐渐瓦解的氏族团体的最后力量,从而消除任何起义的危险。”

 

马克思评论道,这种土地所有权的私有化不仅为侵略者带来了巨大的经济利益,而且实现了“政治的目的:消灭这个社会的基础”。(同上书,第326-327页)

 

反思阿拉伯世界

1882年2月,阿尔及尔当地日报《新闻报》上的一篇文章记录了新制度的不公正。理论上,当时任何法国公民即便人在法国,也不影响他可以在阿尔及利亚获得一百多公顷的土地,然后他能以四万法郎的价格将其转售给当地人。平均来说,以二三十法郎买来的每一块土地,都以三百法郎的价格卖出去了。

 

由于健康状况不佳,马克思没法研究这一问题。然而,在留存下来的16封信件中(其实不止这些,但其它已失佚),我们还是能看到他在地中海南岸做了一些有趣的观察。里面值得关注的是那些谈论穆斯林社会关系的文字。阿拉伯社会的一些特点给马克思留下了深刻印象。他认为:“在真正穆斯林的眼睛里,这类事情,幸运或者倒霉,都不会造成穆罕默德的子女之间的差别。他们在社交中绝对平等——是完全自然的;相反地,他们只是在风俗习惯受到破坏的时候,才意识到这种平等;至于谈到对基督徒的仇恨及最后战胜这些异教徒的希望,那么他们的政治家正当地把这种绝对平等感,把这种平等的实际存在(不是在财产或地位上,而是在人格方面)看作是支持这种仇恨并且不放弃这种希望的保证。(然而没有革命运动,他们什么也得不到。)”(《马克思恩格斯全集》第35卷,人民出版社1971年,第302页)

在给恩格斯的一封信中,马克思抨击了欧洲人一如既往的暴力与挑衅,尤其是他们“那种无耻的傲慢自大和烧死活人祭摩洛赫神般的残忍”。他强调,在这方面“英国人和荷兰人要超过法国人”。马克思还向恩格斯述说着在阿尔及尔的经历,其中有一位叫费默的法官,他经常能碰见:“顺便说一下,费默在谈话中还对我讲,在他任民事法官期间,采用(而且这是作为一种‘常规’)迫使阿拉伯人认罪的特殊刑讯方式;当然,这是‘警察’干的(就像英国人在印度所干的那样);法官则装作对所有这一切毫无所知。另一方面,据他说,假如有一伙阿拉伯人主要是为抢劫而杀了人,后来真正的罪犯被查了出来,抓到了,判了罪并且处死了,可是殖民主义者的受害的家庭对这样偿命也并不感到满足。它要求再多‘斩首’几个,至少要多杀半打无辜的阿拉伯人。……欧洲殖民主义者不管是在一个地方定居,或者是由于事务关系在‘劣等种族’中暂时居住,他们通常总是认为自己比漂亮的威廉一世更加神圣不可侵犯。”(同上书,第51-52页)

  • 反对英国在埃及的殖民

几个月后,马克思同样毫不留情地批评了英国在埃及的殖民行径。1882年,由英国军队发动的战争结束了始于1879年的埃及乌拉比起义,使英国得以在埃及建立摄政国。马克思对当时英国的进步人士感到愤怒,因为他们无法维持一种自主的阶级立场,他觉得工人们绝对有必要反对这些关于国家的制度与言论。

当国会议员约瑟夫·考恩(Joseph Cowen)——马克思认为他是“英国议员中最好的一个”——为英国入侵埃及辩护时,马克思坚决反对。

首先,他指责英国政府:“图景真不坏呀!事实上,还有比征服埃及——在一片和平景象中征服——更无耻、更虚伪、更伪善的‘征服’吗!”但是,考恩在1883年1月8日纽卡斯尔的一次演讲中,衷心赞扬这类“英雄业绩”,认为这是“我国军事实力的光辉显示”,他“一想到从大西洋到印度洋的牢固的侵略基地加上从三角洲到开普兰的‘不列颠非洲帝国’的这幅迷人妙景,也垂涎三尺”。这是一种“英式风格”,其特点是为“小家利益”“负责”。马克思总结说,在外交政策方面,考恩是“这些可怜的英国资产者”的典型代表:“在日益加重的对历史使命所负的‘责任’的重荷之下呻吟,而又如此无法反抗这种历史使命!”(同上书,第421-422页)

尽管工具主义怀疑论如今在某些自由主义学界非常流行,但这是站不住脚的,因为马克思对欧洲以外的社会进行了深入调查,并明确反对殖民主义的破坏。

马克思一生密切关注国际政治的重大事件,我们可以从他的著作和信件中看到,在19世纪80年代,他坚决反对英国在印度和埃及的殖民压迫,以及法国在阿尔及利亚的殖民主义。他绝不是以欧洲为中心,绝不是只关注阶级冲突。马克思认为,对新的政治冲突和边缘地域的研究是他持续批判资本主义体系的基础。最重要的是,他始终站在被压迫者一边,反对压迫者。

 

Categories
Past talks

Marx’s Last Theoretical Studies and Political Interventions: 1877-1883

Categories
Series-Marx,Engels

State, Politics, and Social Classes

Categories
Series-Marx,Engels

The Migration Turn and Eastern Europe

Categories
Series-Marx,Engels

Truth and Revolution in Marx’s Critique of Society

Categories
Series-Critiques and Alternatives

The Making of Council Democracy: State Transformation and Radical Possibilities

Categories
Series-Critiques and Alternatives

Capitalist Dispossessions: Redistribution and Capital Expansion in Contemporary Brazil

Categories
Past talks

A Esquerda e a Guerra

Categories
Journalism

كارل ماركس ودعم التحرر العربي.

في شتاء عام 1882، خلال العام الأخير من حياته، أصيب كارل ماركس بالتهاب شعبي حاد، وأوصى طبيبه بفترة راحة في مكان دافئ. تم استبعاد جبل طارق لأن ماركس كان بحاجة إلى جواز سفر لدخول المنطقة، وباعتباره شخصاً عديم الجنسية، لم يكن بحوزته جواز سفر. كانت الإمبراطورية الألمانية لأوتو فون بسمارك مغطاة بالثلوج ومحرمة عليه بأي حال من الأحوال. وكانت إيطاليا غير واردة لأنه، على حد تعبير فريدريك إنجلز، “الشرط الأول فيما يتعلق بالنقاهة هو أنه لا ينبغي أن يكون هناك مضايقات من قبل الشرطة”.
أقنع إنجلز وبول لافارج Paul Lafargue، صهر ماركس، المريض بالتوجه إلى الجزائر العاصمة. في ذلك الوقت، تمتعت عاصمة الجزائر الفرنسية بسمعة كوجهة جيدة للهروب من قسوة الشتاء الأوروبي. وكما تذكرت إليانور ماركس ابنة ماركس لاحقاً، فإن ما دفع ماركس حقاً للقيام بهذه الرحلة غير العادية هو هدفه الأول: إكمال رأس المال.
عبر ماركس إنجلترا وفرنسا بالقطار، ثم عبر البحر الأبيض المتوسط بالقارب. وأقام في الجزائر العاصمة اثنين وسبعين يوماً، وهي المرة الوحيدة في حياته التي قضاها خارج أوروبا. ومع مرور الأيام، لم تتحسن صحة ماركس، لكن معاناته لم تكن جسدية فقط. لقد كان وحيداً جداً بعد وفاة زوجته وكتب إلى إنجلز أنه كان يشعر “بنوبات عميقة من الكآبة العميقة، مثل دون كيشوت العظيم”. وبسبب تدهور حالته الصحية، غاب ماركس أيضاً عن ممارسة النشاط الفكري الجاد.
1) مقدمة الملكية الخاصة:

وبسبب سلسلة من الأحداث غير المواتية خلال إقامته، لم يتمكن ماركس أبداً من الوصول إلى أعماق الواقع الاجتماعي الجزائري. كما لم يكن من الممكن له أن يدرس خصائص الملكية المشتركة بين العرب، وهو الموضوع الذي كان يثير اهتمامه كثيراً منذ سنوات قليلة مضت.
في وقت سابق، في عام 1879م، نسخ ماركس، في أحد دفاتر ملاحظاته الدراسية، أجزاء من كتاب عالم الاجتماع الروسي ماكسيم كوفاليفسكي Maksim Kovalevsky، ملكية الأراضي الجماعية: أسباب تراجعها ومسارها وعواقبها. وقد خصصت المقاطع لأهمية الملكية المشتركة في الجزائر قبل وصول المستعمر الفرنسي، وكذلك للتغييرات التي أدخلوها. نسخ ماركس من كوفاليفسكي ما يلي: “إن تكوين الملكية الخاصة للأراضي – في نظر البرجوازية الفرنسية – هو شرط ضروري لأي تقدم في المجال السياسي والاجتماعي”. إن الحفاظ على المزيد من الملكية الجماعية، “كشكل يدعم النزعات الشيوعية في العقول، يشكل خطراً على المستعمرة وعلى الوطن على حد سواء”.
انجذب ماركس أيضاً إلى تصريحات كوفاليفسكي التالية: “لقد واصل الفرنسيون نقل ملكية الأراضي من أيدي السكان الأصليين إلى أيدي المستعمرين في ظل جميع الأنظمة… الهدف هو نفسه دائماً: تدمير الملكية الجماعية للسكان الأصليين وتحويلها إلى موضوع للبيع والشراء الحر، وبهذه الوسيلة أصبح الممر الأخير أسهل في أيدي المستعمرين الفرنسيين.
وفيما يتعلق بالتشريع المتعلق بالجزائر الذي اقترحه الجمهوري اليساري جول وارنييه Jules Warnier ، أيد ماركس ادعاء كوفاليفسكي بأن هدفه الوحيد هو “مصادرة أراضي السكان الأصليين من قبل المستعمرين والمضاربين الأوروبيين”. وذهبت وقاحة الفرنسيين إلى حد “السطو المباشر” أو تحويل جميع الأراضي غير المزروعة المتبقية للاستخدام المحلي إلى “ملكية حكومية”. وقد تم تصميم هذه العملية لتحقيق نتيجة مهمة أخرى: القضاء على خطر المقاومة من قبل السكان المحليين.
مرة أخرى، من خلال كلمات كوفاليفسكي، لاحظ ماركس: “إن تأسيس الملكية الخاصة واستيطان المستعمرين الأوروبيين بين العشائر العربية سيصبح أقوى وسيلة لتسريع عملية حل الاتحادات العشائرية، حيث كان لمصادرة ملكية العرب التي يقصدها القانون غرضان: 1) تزويد الفرنسيين بأكبر قدر ممكن من الأرض، و 2) إبعاد العرب عن روابطهم الطبيعية بالتربة، وكسر آخر قوة للعشيرة. وبالتالي يتم حل النقابات، ومعالجة أي خطر يشكله التمرد.
وأشار ماركس إلى أن هذا النوع من إضفاء الطابع الفردي على ملكية الأراضي لم يؤمن فوائد اقتصادية ضخمة للغزاة فحسب، بل حقق أيضاً “هدفاً سياسياً: تدمير أساس هذا المجتمع”.
2) تأملات في العالم العربي:
في فبراير 1882م، بينما كان ماركس في الجزائر العاصمة، ظهر مقال في صحيفة يومية محلية يوثق مظالم نظام الملكية الذي تم صياغته حديثًا. وكما ذكرت صحيفة الأخبار، كان بإمكان أي مواطن فرنسي في ذلك الوقت الحصول على امتياز لأكثر من 100 هكتار من الأراضي الجزائرية دون مغادرة فرنسا؛ يمكنهم أيضًا إعادة بيعها إلى أحد السكان الأصليين مقابل 40 ألف فرنك. في المتوسط، باع المستعمرون كل قطعة أرض اشتروها مقابل 20-30 فرنكًا بسعر 300 فرنك.
وبسبب اعتلال صحته، لم يتمكن ماركس من دراسة هذه المسألة. ومع ذلك، في الرسائل الستة عشر الباقية التي كتبها ماركس (فُقدت الرسائل الأخرى)، قدم عدة ملاحظات مثيرة للاهتمام من الحافة الجنوبية للبحر الأبيض المتوسط. إن الأشخاص الذين يبرزون حقاً هم أولئك الذين يتعاملون مع العلاقات الاجتماعية بين المسلمين.
لقد صدم ماركس بشدة من بعض خصائص المجتمع العربي. وعلق قائلاً: “بالنسبة للمسلم الحقيقي، فإن مثل هذه الحوادث، سواء كانت جيدة أو سيئة، لا تميز بين أبناء محمد. ولا تتأثر المساواة المطلقة في علاقاتهم الاجتماعية. على العكس من ذلك، فقط عندما يفسدون، فإنهم يدركون ذلك. ويعتبر ساستهم، بحق، أن هذا الشعور وممارسة المساواة المطلقة أمر مهم. ومع ذلك، فإنهم سيذهبون إلى حالة من الفوضى والدمار بدون حركة ثورية”.
في رسائله، هاجم ماركس بازدراء الانتهاكات العنيفة والاستفزازات المستمرة التي يرتكبها الأوروبيون، مستنكراً “غطرستهم المكشوفة وغطرستهم تجاه “السلالات الأدنى”، [و] الهوس المروع الذي يشبه هوس مولوك Moloch بالتكفير” فيما يتعلق بأي شيء يحث على فعل التمرد. وشدد أيضاً على أنه في التاريخ المقارن للاحتلال الاستعماري، “يتفوق البريطانيون والهولنديون على الفرنسيين”.
وفي الجزائر نفسها، أبلغ ماركس إنجلز عن القاضي التقدمي، فيرمي Fermé، الذي تحدث معه عن «شكل من أشكال التعذيب…لانتزاع “اعترافات” من العرب، وهو أمر طبيعي (مثل الإنجليز في الهند) من قبل الشرطة. لقد أبلغ ماركس أنه “على سبيل المثال، عندما ترتكب جريمة قتل من قبل عصابة عربية، عادة مع السرقة، ويتم القبض على الأوغاد الفعليين بمرور الوقت ومحاكمتهم وإعدامهم، لكن هذا لا يعتبر تكفيراً كافياً من قبل عائلة المستعمر المصابة. إنهم يطالبون في الصفقة بـ”سحب” ما لا يقل عن ستة من العرب الأبرياء…عندما يسكن مستعمر أوروبي بين أولئك الذين يعتبرون “السلالات الأدنى”، سواء بصفته مستوطناً أو مجرد رجل أعمال، فإنه يعتبر نفسه بشكل عام أكثر حرمة من الملك.
3) ضد الوجود الاستعماري البريطاني في مصر
وبالمثل، وبعد بضعة أشهر، لم يقم ماركس بأي انتقادات فيما يتعلق بالوجود البريطاني في مصر. أنهت حرب عام 1882م، التي شنتها القوات البريطانية، ما يسمى بالثورة العرابية التي بدأت عام 1879م ومكنت المملكة المتحدة من إقامة محمية على مصر. كان ماركس غاضباً من التقدميين الذين أثبتوا عدم قدرتهم على الحفاظ على موقف طبقي مستقل، محذراً من أنه من الضروري أن يقاوم العمال الخطاب القومي للدولة.
عندما برر جوزيف كوين Joseph Cowen، عضو البرلمان ورئيس المؤتمر التعاوني – الذي اعتبره ماركس “أفضل البرلمانيين الإنجليز” – الغزو البريطاني لمصر، أعرب ماركس عن عدم موافقته التامة. وبطبيعة الحال، انتقد أيضاً الحكومة البريطانية قائلاً: “لطيف جداً! في الواقع، لا يمكن أن يكون هناك مثال صارخ على النفاق المسيحي أكثر من “غزو” مصر – غزو بهدف السلام!
لكنه وجه انتقادات خاصة لكوين “الراديكالي”. في خطاب ألقاه في 8 يناير 1883م، في نيوكاسل، أعرب كوين عن إعجابه بـ “المآثر البطولية” للبريطانيين و”إبهار عرضنا العسكري”. كما أنه لا يستطيع “أن يتصنع السعادة على الاحتمال الضئيل لكل تلك المواقع الهجومية المحصنة بين المحيط الأطلسي والمحيط الهندي، وفي إطار صفقة، إقامة “إمبراطورية إفريقية بريطانية” من الدلتا إلى كيب تاون”.
لقد كانت في نظر كوين إمبراطورية على النمط الإنجليزي، تتسم بـ”المسؤولية” عن “المصلحة الداخلية”. وفي السياسة الخارجية، خلص ماركس إلى أن كوين كان مثالاً نموذجياً «لأولئك البرجوازيين البريطانيين الفقراء، الذين يتأوهون وهم يتحملون المزيد والمزيد من «المسؤوليات» في خدمة مهمتهم التاريخية، في حين يحتجون ضدها عبثاً”.

4) هل كانت لدى ماركس مركزية أوروبية؟
في وقت متأخر من حياته، انخرط ماركس في تحقيقات في المجتمعات خارج أوروبا وعبر عن موقفه بشكل لا لبس فيه ضد ويلات الاستعمار. ومن غير الصادق أن نقترح خلاف ذلك، على الرغم من مدى الموضة السائدة في الأوساط الأكاديمية الليبرالية “لتوبيخ ماركس” بسبب مركزيته الأوروبية.
خلال حياته، تابع ماركس عن كثب الأحداث الرئيسية في السياسة الدولية، وكما نرى من كتاباته ورسائله في ثمانينيات القرن التاسع عشر، أعرب عن معارضته الشديدة للقمع الاستعماري البريطاني في الهند ومصر، وكذلك للاستعمار الفرنسي في الجزائر. لم تكن لدى ماركس مركزية أوروبية، ولم يكن يركز اهتمامه فقط على الصراع الطبقي، كما يزعم كثيرون. اعتقد ماركس أن دراسة الصراعات السياسية الجديدة والمناطق “المحيطية” أساسية لنقده المستمر للنظام الرأسمالي. والأهم من ذلك أنه وقف دائماً إلى جانب المظلومين ضد الظالمين.

Categories
Journalism

Paris Komünü’ne alternatif imkânı

Fransa burjuvazisi hep kendisini kurtarmanın yolunu bulmuştu. 1789’daki devrimden beri refah dönemlerinde işçi sınıfı krizin darbeleriyle boğuşurken zenginleşen onlardı. Ancak 3. Napolyon’un Fransa-Prusya savaşındaki yenilgisi, bu gidişatın değişmesi için bir fırsat yarattı.

Muhafazakâr Partinin toplumsal adaletsizliklere dokunmayıp, savaşın yarattığı yıkımı en az varlıklı kesimin üzerine yığma yaklaşımı, 18 Mart’ta yeni bir devrimi tetikledi. Adolphe Thiers ve ordusunun Versaille’a kaçmaktan başka çaresi kalmadı.

Demokratik meşruiyeti sağlamak için ayaklanmacılar serbest seçimler gerçekleştirmeye karar verdi.

26 Mart’ta Parislilerin çoğu (190 bine 40 bin) ayaklanma sebebini onayladı ve seçilen 85 temsilciden 70’i devrime desteğini açıkladı. 28 Mart’ta yurttaşların kitlesel bir katılımıyla Hotel de Ville önünde düzenlenen şenliklerle, Paris Komünü ismini alan meclisi kutladılar. Ömrü sadece 72 günle sınırlı kalmış olsa da 19. yüzyıl işçi hareketinin en önemli siyasi olayı olarak tarihe geçti ve aylar süren zorlukların yıprattığı kitlelerin umudunu yeniden yeşertti. Yoğun nüfuslu bölgelerde ortaya çıkan komiteler ve gruplar destek verdi, kentin her köşesinde yeni bir dünyanın kuruluşunu planlamak ve komünle dayanışmak için inisiyatifler oluşturdu. En yaygın duygulardan biri bunu başkalarıyla paylaşabilme arzusuydu. Komüne can veren bir liderin ya da birkaç etkili ismin itmesi değildi, kolektif boyutuydu. Kadın erkek bir araya gelerek gönüllülükle bir ortak kurtuluş tasavvurunun peşine düşmüşlerdi. Özyönetim bir ütopya değildi. Esas görev halkın kendisini özgürleştirebilmesiydi.

Yükselen yoksulluğun önüne geçmek için verilen ilk acil hükümlerden ikisi, kira ödemelerini ve 20 franktan az değeri olan eşyaların rehin dükkânlarına bırakılmasının yasaklanmasıydı. Savaş, ekonomi, iç güvenlik, eğitim, çalışma, ticaret, dışişleri, sosyal politikalar ve hazine bakanlıklarının yerine geçecek 9 eş komisyon belirlenmişti.

Boşalan 31 koltuğa dair gerçekleştirilen seçimlerden 3 gün sonra 19 Nisan’da komün birey, fikir, vicdan ve emek özgürlüğü ile “kamusal işlere yurttaşın kalıcı müdahalesini” garanti altına alan bir “Fransız Halkı Beyannamesi”ni yürürlüğe soktu. Paris ve Versailles arasındaki çatışmanın da “yanıltıcı tavizlerle” sonlanamayacağı, halkın “mücadele etme ve kazanmaya” hakkı ve sorumluluğu olduğu bildirildi. Bu metinden daha önemlisi, Komüncülerin siyasi gücün tümden dönüşümü mücadelesinde attıkları somut adımlar oldu. Siyasi yönetimin yalnızca şekline değil doğrudan doğasına ilişkin bir kısım reformlar yürürlüğe kondu. Komün seçilmiş temsilcilerin geri çağrılması ve eylemlerinin tamamının halkın denetimine tabi olmasını, adayları bağlayacak şekilde güvence altına aldı. Hâkimlik makamı dahil tüm kamu kurumları da olası geri çağırma ve daimî denetime tabi oldu. Burada amaç kamusal alanın, profesyonel siyasetçilerin kontrolüne bırakılmasının önüne geçebilmekti. Yürürlüğe konulacak politikalara küçük bir memur grubu değil halk karar verecekti. Ordu ve emniyet güçleri artık toplum yapısından ayrı varolan kurumlar olarak işlemeyecekti. Devlet ve kilise arasındaki ayrım da değiştirilemez bir ilke olmuştu.

Fakat siyasi değişimin tahayyülü bu önlemlerle sınırlı değildi; çok daha derine, köklere iniyordu. Gücün halkın eline geçmesi bürokrasiyi çok küçültmüştü. Toplumsal alan siyasal alana üstün gelerek siyaset artık uzmanlaşılmış bir fonksiyon olmaktan çıkarak sivil toplumun eylemiyle ilerici bir biçimde bütünleşmeliydi. Dolayısıyla kitleler devlete bırakılan fonksiyonları geri almalıydı. Varolan sınıf egemen sistemin yıkılması yeterli değildi, sınıf egemenliği tamamen ortadan kaldırılmalıydı. Tüm bunlar komünün özgür, gerçekten demokratik kuruluşlarının tüm kesimlerinin özgürlüğünü sağladığı birliği olan cumhuriyet tahayyülünü yerine getirebilirdi. Bu da üreticilerin özyönetimi anlamına gelirdi.

Komünün uyguladığı sosyal reformlar, siyasi değişikliklerden çok daha değerliydi. Varlık sebebi, kurucu prensiplerine sadakatinin göstergesi ve geçmiş devrimlerden ayıran temel özelliği de buydu. Komün, sınıfsal anlamı açık olan birden fazla kararı yürürlüğe koydu. Borç ödemelerinin son tarihleri üç yıl ertelendi. Kira ödeyemeyenlerin evlerinden çıkarılmaları yasaklandı ve başını koyacak bir çatısı olmayanlar için boş konutlara el koyulmasına dair bir yasa yürürlüğe kondu. İş saatlerini kısaltmaya dair bir plan üzerine çalışılırken, asgari ücretler insani bir seviyeye çekildi, işçileri cezalandırmak adına yaygın şekilde uygulanan ödeme kesintileri yasaklandı. Fiyatların düşürülmesi ve gıda tedariğinin artırılması için tüm koşullar zorlandı. Toplumun ihtiyacı olan kesimlerine dönük kamusal destekler genişletildi; örneğin, terk edilmiş kadın ve çocuklar için aşevleri açılırken evlilik dışı ilişkilerden doğan çocuklara dönük ayrımcılığı ortadan kaldırmak için tartışmalar yürütüldü.

Tüm komüncüler eğitimin bireysel kurtuluş ve herhangi bir toplumsal siyasal değişim için olmazsa olmaz olduğuna inanıyordu. Okula kayıt olmak, kız ve oğlanlar için ücretsiz ve zorunlu hale getirildi, dinsel tonların yerine seküler, rasyonel ve bilimsel bir eğitim anlayışı geldi. Özel olarak kurulan komisyonlar ve gazete sayfaları, kız çocuklarının eğitimine yatırım yapmanın önemine dair ikna edici argümanlar geliştirdiler. Gerçek bir “kamu hizmeti” olabilmesi için eğitimin “her cinsiyetten çocuklara” eşit fırsatlar sunması gerekiyordu. Dahası, “ırk, millet, din ya da sosyal konumlardan kaynaklanan ayrımlar” yasaklanmalıydı. İlk pratik denemeler bu teorik ilerlemeleri gerçekleştirebildi ve birden fazla mahallede işçi sınıfı ailelerden gelen binlerce çocuk hayatlarında ilk kez okula gitti ve ücretsiz eğitim materyallerine erişti.

Komün ayrıca sosyalist karakterde bir yöntem de benimsedi. Şehirden kaçan patronlara ait atölyeler işçi kooperatif kuruluşlarına verildi. Tiyatrolar ve müzeler ücretsiz hale getirilerek kolektifleştirildi.

Komün, yasama meclisinin onayladığı kararlardan çok daha fazlasıydı. Kentin yeniden tasarlanmasını dahi teşvik etti, barbarlığı ve ayıplanması gereken bir savaşı sembolize ettiği için Vendome sütunu yıkıldı, kimi ibadethaneler sekülerleştirilerek toplum yararına açıldı. Milliyetçi ayrımcılığın önüne geçildi, yabancılar Fransız halkı ile aynı sosyal haklara sahip oldu.

Kadınlar toplumsal düzenin eleştirisinde kritik bir role sahipti. Birçok örnekte, burjuva toplum normlarını aştılar ve ataerkil ailenin değerlerle çelişkili yeni bir kimlik kurarak, ev içi mahremiyetinin ötesine geçerek kamusal alanla ilişkilendiler. “Kadınların Birliği” stratejik toplumsal çatışmaların belirlenmesinde merkezî bir rol oynadı. Kadınlar, ruhsatlı genelevlerin kapatılmasını, kadın ve erkek öğretmenlerin denkliğini sağlarken “eşit işe eşit ücret” sloganı ile evlilikte eşit haklar ve özgür örgütlenmelerinin kurulmasını talep ettiler, sendikalarda kadınlara özgü komisyonlar kurulmasını teşvik ettiler. Mayıs ortasında askerî durum kötüleştiğinde, Versailles Paris kapılarına geldiğinde, kadınlar silaha sarılıp kendi taburlarını kurdular. Birçokları son nefesini barikatlarda verdi.

Categories
Journalism

Tembellik hakkı ve Paul Lafargue’i yeniden keşfetmek

1849 yılında Fransa’nın ileride devlet başkanı olacak Adolphe Thiers, “insana çile çekmek için dünyaya geldiğini öğretmenin” gerekliliğini belirtiyordu. Dönemin birçok ekonomisti, işçilerin yoksulluğunun fedakârlık ruhlarının düşüklüğünden olduğunu ilan ediyordu. Ya yeterince çok çalışmıyorlardı ya da mecburi görülmeyen şeylerin dikkatlerini dağıtmasına izin veriyorlardı.

Lafargue’ın 1880 yılında ortaya çıkardığı ve hemen ardından onlarca dile çevrilen Tembellik Hakkı metnindeki ana hedefi, o dönemde artık sosyalist literatürde üzerine onlarca metin yazılmış olan egemen sınıflar değil, proletarya idi: “kapitalist medeniyetlerin hüküm sürdüğü ülkelerde garip bir delilik işçi sınıfını ele geçirmiş durumda. Bu deliliğin ismi emek aşkı.” Ücretli çalışanlar “çalışma hakkını” –dönemin sosyalist hareketlerinin temel iddiasıyla uyumlu şekilde– devrimci bir prensip olarak görüyordu. “Çalışma inancı” tarafından yozlaştırılmalarına göz yummuşlardı ve bunun sürdükçe de kendilerini vahşileştirdiğini, cehaletlerinin sebebi olduğunu ve bedenlerini deforme ettiğini anlamamışlardı.

Lafargue’ın sunduğu alternatif ise oldukça radikaldi: Kapitalizmin karakteristiğini oluşturan “aşırı çalışmak” dikkatlice düzenlenmeli ve “tembelliğe tat verecek bir çeşniye” dönüşmeliydi. Bir insan fabrikada günde yalnızca üç saat çalışmalıydı. Çalışmanın dayatılan değil, izin verilen bir şey olması gerekiyordu ve emek hareketi “tüm insanların günde üç saatten fazla çalışmasını yasaklayacak delinemez bir yasayı” savunmalıydı. Bunu sağlayacak olan şey ütopya değil teknolojiydi. Sosyalizmde makinelerin işi işçileri gözetlemek, akşam mesaisine bırakmak, tatil günlerini bile işe harcatacak angaryalar üretmek değil, işçiler için özgür zaman yaratmak olmalıydı.

Sermayenin açgözlülüğünün patolojik boyutlara ulaştığı bir çağda, Lafargue’ın yazdıkları, toplumsal örgütlenmemizin önceliklerini yeniden düşünmeye davet ediyor. Tam da bu yüzden olsa gerek, New York Review Books için yeni bir baskısının hazırlanmasından ve ünlü Penguin Yayınevi’nin klasikler serisi için yeniden baskıya gireceğinin duyurulmasından da anlayabileceğimiz üzere, uluslararası bir ilgiye haiz olmuş durumda. Ölçüsüz ve kontrolsüz bir yabancılaşma çağında, Tembellik Hakkı solun üretkenlik inancının yarattığı tüm tahayyül sınırlarını ifşa ediyor ve çağımızda antikapitalizmi yeniden düşünebilmeye dair yeni bir teşvik yaratıyor.