Categories
Interviews

Özgürlükçü bir sosyalizmin izinde

Marcello Musto, Marx ve çağdaş Marksizm araştırmalarına odaklanan toplum ve siyaset kuramcısıdır. York Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Musto, özellikle Marx külliyatı ve sosyalist/komünist düşüncenin gelişimi üzerine yaptığı kapsamlı arşiv çalışmalarıyla tanınır. Marx’ın eserlerini tarihsel bağlamı içinde yeniden değerlendiren ve güncel toplumsal tartışmalarla ilişkilendiren yaklaşımıyla çağdaş tartışmalarda yer almaktadır. Editörü olduğu “Marx’ın Dirilişi” başlıklı kitabının çevirisi, yakın zamanda Ayrıntı Yayınları tarafından basılmıştır.

 

Yakın zamanda Türkçeye de çevrilen “Marx’ın Dirilişi” kitabınızdaki “Komünizm” başlıklı bölümde, Marx’ın komünizm fikrinin asla bir “hazır reçete” sunmadığı vurgunuzla beraber, bu fikrin ana çizgilerini açıklıyorsunuz. Marx’ın komünizm kavrayışını nasıl özetleyebilirsiniz?

 

Marx’ın komünist bir toplumun oluşumunu nasıl tasavvur ettiğini ve bilindiği gibi neden “geleceğin aşçı dükkanları için tarifler” sunmayı reddettiğini anlamak için, Fransız Devrimi’nden 1848’e kadar yayımlanmış sosyalist literatüre, özellikle de Fransa’dakine aşina olmak gerekir. O dönemde sosyalizm üzerine yazan pek çok yazar, daha iyi bir toplumsal örgütlenme sistemi tasarlamanın tek başına dünyayı değiştirmeye yetebileceği fikrini paylaşıyordu. Çoğu düşünür, reform projelerini fazlasıyla derinlemesine ayrıntılandırdı. Onların gözünde öncelik, doğru formülasyonu bulmaktı; bu formül bir kez keşfedildiğinde, yurttaşlar o zaman bunu sağduyunun gereği olarak gönüllü biçimde kabul edecek ve adım adım hayata geçireceklerdi.

 

Marx bu yaklaşıma karşı son derece eleştireldi. Birçok sosyalisti, zamanlarının büyük bölümünü “hayali şatolar” kurmak gibi yersiz teorik uğraşlara harcadığı için sert biçimde eleştirdi. Marx’a göre sosyalizm, belirli tarihsel koşullardan bağımsız olarak her zaman ve mekanda geçerli, apriori şekilde oluşturulmuş bir model olarak tasarlanamazdı. Her şeyden önce, kararlı bir biçimde, komünist bir toplumun ancak işçi sınıfı tarafından yaratılabileceğine, dışarıdan dayatılamayacağına iknaydı. Marx kendini özgürleştirmenin daima her olası devrimin temel anahtarı olduğuna inanıyordu.

 

Marx’ın komünizmin ilk aşaması dediği “sosyalizm” fikrinin bugün kimi çevrelerce savunulan “demokratik sosyalizm” ve “piyasa sosyalizmi” önerileriyle ve bu önerilere dair kimi mevcut ve geçmiş uygulamalarla örtüştüğü söylenebilir mi? Bu savunular Marx’ın bakış açısından nasıl eleştirilebilir?

 

Sosyalizm ve komünizm kavramları Marx tarafından çoğu zaman eşanlamlı olarak kullanıldı. 20. yüzyılın yenilgilerinin, komünizmin birinci ve ikinci aşaması arasındaki ayrımların problematik doğasını ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu kategorileştirmeler, çoğunlukla, Marxçı sosyalizmden oldukça farklı olmasına rağmen, uygun olmayan biçimde öyle adlandırılan sistemlerde, bünyesinde kapitalizmin temel özelliklerinin sürdürülmesini gerekçelendirmek için kullanıldı. Örneğin Marx, hayattayken, değişim-değeri ve ücretli-emeği ortadan kaldırmadığı için piyasa sosyalizmini eleştirmişti. Bugün asıl mesele, bilakis, karar alma gücünün halka zorlayıcı şartlar dayatan otoriter bir devlet aygıtının elinde yoğunlaşmasını önleyerek, planlamaya dayalı bir ekonominin nasıl yeniden düşünülebileceğini anlamaktır. Marx ne yazık ki bu konuda çok fazla şey yazmadı; ancak “akılcı biçimde düzenlenmesi” gereken bir üretim sistemini tercih ettiğini ifade etmişti.

 

“Demokratik sosyalizm” ifadesini her zaman bir totoloji olarak değerlendirdim. Sosyalizm -burjuvazinin egemenliğine karşı mücadele eden ve insanın özgürlüğünü, sermayenin serbest rekabetine dayalı sistemin ürettiği insanın ve doğanın sömürüsünün karşıtı olarak kavrayan hareket- sadece demokratik olabilir. Sosyalizm, kolektif katılım, “kooperatif toplum”, Marx’ın dediği gibi “üretenlerin öz-yönetimi” demektir. Elbette sosyalizm sözcüğü, işçi sınıfı üzerinde bir azınlığın -proletarya adına olsa da bütünüyle anti-demokratik- farklı türden bir diktatörlüğünü gizlemek için de kullanılmış; bu adla korkunç suçlar işlenmiştir. Fakat bana öyle geliyor ki “demokratik” sıfatını ekleme gereksinimi, zamanın ruhunun ve yaşadığımız kültürel yenilginin bir göstergesidir. Bu hala kendini sosyalist olarak adlandıranlardan istenen bir savunma, bir excusatio petita gibi gözüküyor. Eğer öyleyse, diğer ideolojilerin savunucuları da seleflerinin yaptıkları için özür dilemeliler. Ne var ki “demokratik liberalizm” ya da “demokratik muhafazakarlık” gibi ifadeler kullanmıyorlar. Aslında çağdaş kapitalizmin hakikaten demokratik olarak nitelenebilecek çok az yönü var. Sadece bir avuç insan (ya da savundukları ekonomik ve toplumsal değerler göz önüne alındığında, belki de “insanlık dışında kalanlar” demek gerekir) dünya nüfusunun yarısından fazlasından daha fazla servete sahiptir ve tiranlıklarını müdafaa eden siyasal ve askeri gücü doğrudan belirlemektedir. Ancak ki yenilenmiş bir sosyalizm projesi demokrasiyi yeniden hayata döndürebilir; fakat ilki bugün hiç olmadığı kadar zayıfken, ikincisinin ufukta belirdiğine dair bir işaret de olamaz.

 

Peki Marx’ın nihai sınıfsız toplum fikriyle örtüşen nasıl bir sosyalizmden bahsetmek doğru olur sizce?

 

Özgürlüğü aşındıran otoriter bir sosyalizm yerine, özgürlükçü bir sosyalizm. Özgürlüğü bastıran değil, genişleten bir sosyalizm. Marx’ın tasavvur ettiği sınıfsız toplumu en iyi karakterize eden ve 20. yüzyılda onun adıyla ortaya çıkan birçok siyasal deneyimden en çok ayrışan tek bir bileşen seçmem gerekseydi, bu kesinlikle özgürlük olurdu. Marx Kapital’de komünizmi, “özgür bireylerin birliği” olarak tanımladı. Toplumun “yönetici ilkesinin”, “her bireyin tam ve özgür gelişimi” olacağını savundu. Sol’un geçmişteki birçok başarısızlığı, bireysel özgürlük ile toplumsal eşitliği temelde bağdaşmaz olarak görmesinden kaynaklanmıştır. Marx bugün hala yalnızca kapitalizmin dinamiklerini kavramak için değil, geçmiş sosyalist deneyimlerin yenilgi nedenlerini daha iyi anlamak için de değerlidir.

 

Bir süredir yapay zeka ve robotik teknolojilerde dikkate değer gelişmeler kaydediliyor. Bu gelişmelere koşut olarak, kimi çevreler zamanla kendiliğinden bir sınıfsız toplum oluşacağı fikrinden bahsediyorlar. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Bu, Marx’ı hiç okumamış olanların aklına gelebilecek bir fikir. Marx, kapitalizm altında bilim ve teknolojideki ilerlemelerin bireylerin zamanlarını özgürleştirmek için kullanılmadığını, doğrudan artı-değere dönüştürüldüğünü açıklamıştı. Sorunuzdaki sav, İkinci Enternasyonal’in teorisyenlerinden başlayarak kapitalizmin kaçınılmaz biçimde kendi kendine çökmeye yazgılı olduğuna inananların yanılsamalarını defalarca çürüten tarihle de çelişmektedir. Fiiliyatta ne ekonomik krizlerin basit bir etkisi olarak ne de teknolojik gelişmelerin otomatik bir sonucu olarak kendiliğinden baş gösteren sosyalist devrimler vardır. Aksine, olan, maddi ve gayri maddi zenginliğin birkaç kişinin elinde yoğunlaşmasının, nüfusun önemli bir bölümünü itaatkar, pasif ve marjinal bir duruma düşürmesidir. Ayrıca, yapay zeka üretim zincirinin çeşitli aşamalarının taşınmasının doğal kaynakların israfına bağlı çevresel zarara ve şu anda veri sömürgeciliği olarak tanımlanan duruma yol açtığı çevre ülkelerde, koşulların daha da kötüleşmesi de söz konusu.

 

Özel mülkiyete sınırlar getirme meselesi ele alınmadığı takdirde -ve Marx bu konunun nedenlerini herkesten daha iyi açıklayan bir yazardır- teknoloji ve bilişim, özgürleşmeyi değil, sadece yeni ve daha dramatik esaret biçimlerini üretecektir. Bir alternatif inşa etmek için, görünüşte anakronik duran “sınıf bilinci” ve “siyasi örgütlenme” kavramlarına ihtiyaç vardır. İçinde yaşadığımız karanlık zamanlar göz önüne alındığında, devrimci senaryolar şimdilik bunlar!

 

Marx’tan yola çıkarak, işçi sınıfının toplumsal değişimin öznesi olmadığı/olamayacağı bakış açılarını nasıl eleştirmek mümkün? Bu noktada kimlik sorununu sınıfla ilişkisi dahilinde nasıl değerlendirirsiniz?

 

Kuzey Amerika ve başka yerlerden kimi akademik çevrelerde, Marx’ın yalnızca sermaye ve emek arasındaki çelişkiyi ele aldığı (yanlış bir şekilde) iddia edilmektedir. Oysa Marx, bugün “kimlikler” olarak adlandırdığımız konu da dahil olmak üzere birçok başka konuyu da dikkatle gözlemlemiştir. Örneğin, göç süreçlerine sık sık ilgi göstermiş ve yerli proleterler ile (acımasızca ayrımcılığa maruz kalan) yabancı proleterler arasındaki antagonizmanın burjuvazinin siyasi egemenliğinin asli bir unsuru olduğunu vurgulamıştır.

 

Son notları arasında, 1877’de San Francisco’da Çinli göçmenlere karşı gerçekleştirilen pogromla ilgili açıklamalar bulunmaktadır. Marx, göçmenlerin “beyaz proleterler”in kötüleşen koşullarından sorumlu olduğunu iddia eden demagogları sert bir şekilde eleştirmiş ve ABD işçi sınıfını yabancı düşmanı tutumlar benimsemesi için ikna etmeye çalışanlara karşı durmuştur. Marx’a göre yoksulluk ve sömürüyle, ayrıca ırkçı ideolojiyle mücadelenin anahtarı, kimliğe dayalı kökenler veya yerli-yabancı işgücü arasındaki ayrımlardan bağımsız olarak, işçiler arasındaki sınıf dayanışmasıydı. Bu mesele günümüzde çok daha fazla önem kazanmıştır. Marx’ın yaklaşımı, kimlik ve sınıfın birbirlerine karşıt kavramlar olmadığını, aksine güçlü ve örgütlü bir işçi hareketi olduğunda her türlü ayrımcılığa karşı mücadelenin daha etkili olduğunu anlamamızı sağlar.

 

Yine Marx’tan hareketle, toplumsal değişim mücadelesi ve kazanımları kapsamında işçi sınıfı ve “öncü parti” meselesi hakkında neler söylemek istersiniz? İşçi sınıfı muhalefette ve iktidarda nasıl örgütlere sahip olmalı, bu örgütleri nasıl şekillendirmeli ve kullanmalı?

 

Devrimci öncü kavramı ve buna dayanan komünist parti modeli, Marx’ın düşüncesinden ve Uluslararası Emekçiler Birliği’nin lideri olarak yürüttüğü siyasi faaliyetlerden önemli ölçüde farklılık gösterir.

 

19. yüzyılın sonlarındaki işçi hareketinin umutları ile günümüzün kendine güvensizliği arasında, Marx’ın döneminde sosyalizmin yakında geleceğine dair kesin beklenti ile bireycilik ve özelleştirme doğrultusunda yeniden şekillendirilen dünyaya karşı günümüzün ideolojik boyun eğme hali arasında uçurumlar var. Bana kalırsa, yeni dünya düzensizliğine karşı koymak için köklü bir yeniden yapılanma geçirmesi gereken işçi hareketi iki temel ayırıcı özelliği göz ardı edemez: onu oluşturan çeşitli akımların çoğulculuğuna açıklık -yani, her zaman hakikati temsil ettiğini düşünen birçok eski komünist partinin dogmatizminin tam tersi- ve radikal bir siyasi programa sahip olmak. Doğrusu (komünizmden sonra) neoliberalizmin yükselişiyle ezilen sosyal demokrasinin ortadan kalkmasıyla beraber, mevcut senaryoda artık geçici çözümlerin yeri kalmamıştır.

Categories
Journal Articles

MEGA sonrası Karl Marx’ın yeni profilleri

I. Marx’ın Dirilişi
Marx’ın fikirleri dünyayı değiştirdi. Ancak yirminci yüzyılda insanlığın önemli bir kısmı için hâkim ideolojilere ve devlet doktrinlerine dönüşen Marx’ın teorilerinin onaylanmasına rağmen, hâlâ tüm çalışmalarının tam bir baskısı bulunmamaktadır. Bunun başlıca nedeni Marx’ın külliyatının tamamlanmamış karakterinde yatmaktadır. Yayımladığı yapıtlar, tamamlanmamış projelerin toplam sayısından çok daha azdır. Bitmek bilmeyen araştırmalarıyla bağlantılı olarak dağ gibi Nachlass notlarından ise söz etmeye bile gerek yok. O halde Marx, basıma gönderdiğinden çok daha fazla el yazması bırakmıştır. Tamamlanmamışlık Marx’ın hayatının ayrılmaz bir parçasıydı. İçinde yaşadığı bazen ağırlaşan yoksulluk ve sürekli sağlıksızlığı günlük endişelerini artırıyordu; katı yöntemi ve acımasız öz eleştirisi de birçok girişiminin zorluklarını artırıyordu. Lakin bilgiye olan tutkusu zaman içinde değişmeden kalmış ve onu sürekli yeni çalışmalara yönlendirmiştir. Aralıksız çabaları gelecek için olağanüstü teorik sonuçlar doğuracaktır.

Marx’ın başarılarının yeniden değerlendirilmesi açısından özellikle önemli olan, Marx ve Friedrich Engels’in tüm yapıtlarını içeren tarihsel-eleştirel bir yayın olan Marx-Engels-Gesamtausgabe’nin (MEGA²) 1998’de yeniden yayımlanmaya başlamasıydı. Hâlihazırda yirmi sekiz cilt daha yayımlandı (kırk tanesi 1975-1989 yılları arasında), diğerleri ise hazırlık aşamasında. MEGA² dört bölüm halinde düzenlendi: (1) Marx ve Engels tarafından yazılan tüm çalışmalar, makaleler ve taslaklar (Kapital hariç); (2) Kapital ve onun tüm hazırlık materyalleri; (3) Marx ve Engels’in 4.000 mektubundan ve başkaları tarafından onlara yazılan ve büyük bir kısmı ilk kez MEGA²’da yayınlanan 10.000 mektuptan oluşan yazışmalar ve (4) alıntılar, ek açıklamalar ve kenar notları. Bu dördüncü bölüm, Marx’ın gerçek ansiklopedik çalışmalarına tanıklık etmekte. Marx, üniversite yıllarından beri, okuduğu kitaplardan alıntılar derlemeyi ve bunların arasına, çoğu zaman bu alıntıların kendisine düşündürdüklerini serpiştirmeyi alışkanlık haline getirmişti. Marx’ın edebi mirası yaklaşık iki yüz defter içeriyor.

Bu paha biçilemez materyaller -birçoğu sadece Almanca olarak mevcut olan ve bu nedenle sınırlı araştırmacı çevreleriyle sınırlı olan- bize çok sayıda eleştirmenin ya da kendini mürit olarak tanımlayanların uzun bir süre boyunca sunduklarından çok farklı bir yazar göstermektedir. Nitekim, MEGA²’daki yeni metinsel kazanımlar, siyasi, ekonomik ve felsefi düşüncenin klasikleri arasında yirmi birinci yüzyılın ilk on yıllarında profili en çok değişen yazarın Marx olduğunu söylemeyi mümkün kılıyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından oluşan yeni siyasi ortam da bu yeni algıya katkıda bulunuyor. Zira Marksizm-Leninizm’in sonu Marx’ın eserini “gerçekte var olan sosyalizm”in sınırlarından kurtarmıştır.

Son araştırmalar, Marx’ın komünist toplum anlayışını üretici güçlerin üstün gelişimine indirgeyen çeşitli yaklaşımları çürütmüştür. Örneğin, ekolojik soruna verdiği önemi göstermiştir. Marx, kapitalist üretim tarzının genişlemesinin yalnızca işçilerin emeğinin çalınmasını değil, aynı zamanda doğal kaynakların yağmalanmasını da arttırdığı gerçeğini defalarca dile getirmiştir. Marx, çalışmalarını inceleyen akademisyenler tarafından sıklıkla hafife alınan, hatta göz ardı edilen, ancak günümüzün siyasi gündemi açısından hayati önem kazanan birçok başka konuyu da derinlemesine ele almıştır. Bunların arasında ekonomik ve siyasi alanda bireysel özgürlük, cinsiyet özgürleşmesi, milliyetçiliğin eleştirisi, teknolojinin özgürleştirici potansiyeli ve devletin kontrolünde olmayan kolektif mülkiyet biçimleri yer almaktadır. Böylece, Berlin Duvarı’nın yıkılışından otuz yıl sonra, uzun süre ortalıkta dolaşan dogmatik, ekonomist ve Avrupa-merkezci teorisyenden çok farklı bir Marx okumak mümkün hale gelmiştir.

II. Materyalist Tarih Anlayışının Oluşumu Üzerine Yeni Keşifler
1932’de yayınlanan Alman İdeolojisi’nin ilk baskısı ve sadece küçük değişiklikler içeren sonraki tüm versiyonları, tamamlanmış bir kitap görüntüsüyle baskıya gönderildi. Bilhassa, aslında bitmemiş olan bu el yazmasının editörleri, Alman İdeolojisi’nin, Marx ve Engels’in ‘tarihsel materyalizm’in (Marx tarafından hiçbir zaman kullanılmayan bir terim) yasalarını ayrıntılı bir şekilde ortaya koydukları Feuerbach üzerine önemli bir açılış bölümü içerdiği gibi yanlış bir izlenim yarattılar. Althusser’e göre bu kısım, önceki yazılarıyla ‘kesin bir epistemolojik kopuş’u kavramsallaştırdıkları yerdi [1]. Alman İdeolojisi, kısa sürede yirminci yüzyılın en önemli felsefi metinlerinden birine dönüştü.

MEGA²’nın I/5 cildi ‘Karl Marx- Friedrich Engels, Deutsche Ideologie Manuskripte und Drucke (1845-1847)” [2] sayesinde, bu tür iddiaların çoğu artık küçültülebilir ve Alman İdeolojisi orijinal tamamlanmamışlığına kavuşturulabilir. Toplam 700 sayfalık 17 el yazması ile varyasyonları ve yazar düzeltmelerini içeren ve her bölümün kime ait olduğunu gösteren 1200 sayfalık bir eleştirel aygıttan oluşan bu baskı, metnin parçalı yapısını kesin olarak ortaya koymaktadır. Yirminci yüzyılın “bilimsel komünizm” yanılgısı ve Alman İdeolojisi’nin tüm araçsallaştırmaları, metnin kendisinde bulunan bir ifadeyi akla getirmektedir. Zira Marx’ın yaşadığı dönemdeki Alman felsefesine yönelik inandırıcı eleştirisi, gelecekteki tefsir eğilimlerine karşı da iğneleyici bir uyarı niteliğindedir: ‘Sadece cevaplarında değil, sorularında bile bir mistifikasyon vardı’ [3].

Aynı dönemde, Trier doğumlu genç devrimci Paris’te başladığı çalışmalarını genişletti. 1845’de, Temmuz ve Ağustos aylarında Manchester’da, İngiliz ekonomi literatürünü inceledi ve çoğu ekonomi-politik el kitaplarıyla ekonomi tarihi kitaplarından olmak üzere dokuz ciltlik alıntılar (Manchester Defterleri olarak adlandırılır) derledi. Cilt IV/5, “Karl Marx- Friedrich Engels, Exzerpte und Notizen Juli 1845 bis Dezember 1850” [4] Marx’ın 16 ekonomi-politik eserinden alıntılarını içeren Manchester Defterleri 6, 7, 8 ve 9’u içerir. Bu grubun en büyük kısmı John Francis Bray’in Labour’s Wrongs and Labour’s Remedy (1839) ve Robert Owen’ın dört metninden, özellikle de Book of the New Moral World (1840-1844) adlı kitabından alınmıştır; bunların hepsi Marx’ın o dönemde İngiliz sosyalizmine duyduğu büyük ilgiyi ve pek çok Marksist’in aceleyle ‘ütopyacı’ olarak nitelendirdiği bir yazar olan Owen’a duyduğu derin saygıyı göstermektedir. Kitap, Marx’ın 1846 ile 1850 yılları arasında yazdığı yirmi kadar sayfa ve Engels’in aynı döneme ait bazı çalışma notlarıyla sona ermektedir.

Sosyalist teori ve ekonomi-politik üzerine yapılan bu çalışmalar Marx ve Engels’in alışılagelmiş siyasi angajmanlarına bir engel değildi. Cilt I/7’nin 800 küsur sayfası, “Karl Marx- Friedrich Engels, Werke, Artikel, Entwürfe. Februar bis Oktober 1848” [5], Komünist Parti Manifestosu’nun yazarlarının hayatlarında siyasi ve gazetecilik faaliyetlerinin en yoğun olduğu yıllardan biri olan 1848’in boyutunu takdir etmemizi sağlıyor. Eşi benzeri görülmemiş kapsam ve yoğunluktaki bir devrimci hareket, Kıta Avrupası’nın siyasi ve toplumsal düzenini krize sürükledikten sonra, iktidardaki hükümetler ayaklanmalara son vermek için mümkün olan tüm karşı önlemleri aldılar. Marx’ın kendisi de bunun sonuçlarına katlandı ve mart ayında Belçika’dan sınır dışı edildi. Neue Rheinische Zeitung’daki neredeyse bütün makaleler anonim olarak yayımlandı. Bu cildin önemli özelliklerinden biri, daha önceki derlemelerde hangi eserin kime ait olduğu konusunda şüpheye düşülmesine rağmen, otuz altı metnin Marx veya Engels’e ait olduğunun doğru bir şekilde ortaya konmasıdır. Marx’ın ‘devrim yılı’ olan 1848’deki siyasi ve gazetecilik faaliyetleriyle ilgilenenler, burada bilgilerini derinleştirecek çok değerli malzemeler bulacaklardır.

III. Kapital: Bitmemiş Eleştiri
1848’de Avrupa genelinde yükselen devrimci hareket kısa sürede yenilgiye uğradı ve 1849’da Prusya ve Fransa’dan gelen iki sınır dışı kararının ardından Marx’ın Manş Denizi’ni geçmekten başka seçeneği kalmadı. Hayatının geri kalanında sürgün ve vatansız biri olarak İngiltere’de kalacaktı Marx. Uzun yıllar boyunca yeni bir krizin patlak vermesini bekledi ve 1857’de bu gerçekleştiğinde, zamanının çoğunu krizin önemli figürlerini analiz etmeye ayırdı.

Marx’ın bu dönemki çalışmaları dikkat çekici ve geniş kapsamlıydı. Gazeteciliğe olan bağlılığının yanı sıra, Ağustos 1857’den Mayıs 1858’e kadar Grundrisse olarak bilinen sekiz defteri doldurdu. Fakat aynı zamanda kendisine birinci dünya ekonomik krizinin analitik bir incelemesini yapmak gibi yorucu bir görev de yükledi. Cilt IV/14, “Karl Marx, Exzerpte, Zeitungsausschnitte und Notizen zur Weltwirtschaftskrise (Krisenhefte) November 1857 bis Februar 1858” [6], Marx’ın teorik üretiminin en verimli aralıklarından birine ilişkin bilgilerimize kararlı bir şekilde katkıda bulunmaktadır.

Marx’ın planı aynı anda iki proje üzerinde çalışmaktı: kapitalist üretim tarzının eleştirisi üzerine teorik bir çalışma ve devam eden krizin iniş çıkışları üzerine çok daha güncel bir kitap. Bu nedenle Kriz Defterleri’nde Marx, daha önceki benzer ciltlerden farklı olarak, diğer iktisatçıların çalışmalarından bir derleme yapmamış, fakat büyük banka çöküşleri, borsa fiyatlarındaki değişimler, ticaret kalıplarındaki değişiklikler, işsizlik oranları ve sanayi üretimi hakkında çok sayıda haber toplamıştır. Sonuncusuna gösterdiği özel ilgi, analizini, krizleri yalnızca hatalı kredi verilmesine ve spekülatif olaylardaki artışa bağlayan diğer pek çok iktisatçıdan ayırmıştır. Marx’ın çalışması her zamanki gibi titizdi: bir düzineden fazla dergi ve gazeteden, kronolojik sırayla, çok sayıda makalenin en ilginç kısımlarını ve olup bitenleri özetlemek için kullanabileceği diğer bilgileri kopyaladı. Başlıca kaynağı, notlarının yaklaşık yarısını aldığı haftalık The Economist’ti; ancak Morning Star, The Manchester Guardian ve The Times’a da sık sık başvuruyordu. Tüm alıntılar İngilizce dilinde derlenmiştir. Marx bu defterlerde Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’ya ilişkin başlıca haberleri aktarmakla yetinmedi. Diğer Avrupa ülkelerindeki- özellikle Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya ve İspanya- en önemli olayları da takip etti ve dünyanın diğer bölgelerine, özellikle Hindistan ve Çin’e, Uzak Doğu’ya, Mısır’a ve hatta Brezilya ve Avustralya’ya canlı bir ilgi gösterdi.

Haftalar geçtikçe Marx kriz üzerine bir kitap yayınlama fikrinden vazgeçti ve tüm enerjisini daha fazla gecikmeye tahammülü olmadığını düşündüğü teorik çalışmasına, ekonomi politiğin eleştirisine yoğunlaştırdı. Yine de Kriz Defterleri, Marx’ın bu dönemdeki temel ilgi alanlarına dair yanlış bir fikri çürütmek açısından özellikle yararlı olmayı sürdürüyor. 1858’in başlarında Engels’e yazdığı bir mektupta, çalışmasında kullanacağı ‘yöntemle ilgili olarak’ ‘Hegel’in Mantık Bilimi’nin kendisine çok faydalı olduğunu’ yazmış ve onun ‘rasyonel yönünü’ vurgulamak istediğini eklemiştir [7]. Bu temelde, Marx’ın çalışmasının bazı yorumcuları, onun Grundrisse’i yazarken Hegel felsefesi üzerinde hatırı sayılır bir zaman harcadığı sonucuna varmışlardır. Ancak IV/14. cildin yayınlanması, o dönemde asıl kaygısının uzun süredir öngördüğü büyük ekonomik krizle bağlantılı olayların ampirik analizi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yakın zamanda yayınlanan bir başka cilt de dikkate değerdir: II/4.3, ‘Karl Marx, Ökonomische Manuskripte 1863-1868. Teil 3’ [8], MEGA²’nın ikinci bölümünü tamamlamaktadır. Bu cilt, 1867 sonbaharından 1868 sonuna kadar şimdiye kadar yayınlanmamış 15 el yazması içermektedir. Bunlardan yedisi Kapital, Cilt III’ün taslak parçalarıdır; oldukça parçalı bir karaktere sahiptirler ve Marx bunları araştırmasının ilerleyişini yansıtacak şekilde güncellemeyi hiçbir zaman başaramamıştır. Diğer üçü İkinci Cilt ile ilgiliyken, kalan beşi İkinci ve Üçüncü Ciltler arasındaki karşılıklı bağımlılıkla ilgili konuları ele alır ve Adam Smith ve Thomas Malthus’un eserlerinden yorumlanmış alıntılar içerir. Bu sonuncusu, Marx’ın kâr oranı teorisi ve fiyat teorisi hakkındaki fikirleriyle ilgilenen iktisatçılar için özellikle ufuk açıcıdır. Bu cildin hazırlanmasıyla bağlantılı filolojik çalışmalar, Kapital’in Birinci Cilt’inin orijinal el yazmasının (‘Altıncı Bölüm. Üretim Sürecinin Sonuçları’nın günümüze ulaşan tek bölüm olarak kabul edildiği) aslında 1863-1864 dönemine ait olduğunu ve Marx’ın bunu kesip yayına hazırladığı kopyaya yapıştırdığını göstermiştir.

MEGA2 cilt II/4.3’ün yayınlanmasıyla birlikte Kapital’e ilişkin tüm yardımcı metinler erişime açılmıştır: Temmuz 1857’de kapitalizm tarihinin en büyük çöküşlerinden biri sırasında yazılan ünlü ‘Giriş’ten 1881 baharında kaleme alınan son parçalara kadar. Ana metin için güçlü bir eleştirel aygıt oluşturan 15 cilt artı aynı sayıda hacimli kitaptan bahsediyoruz. Bunlar 1850’lerin sonu ve 1860’ların başındaki tüm el yazmalarını, Kapital’in 1867’de yayınlanan ilk versiyonunu (sonraki baskılarda bazı kısımları değiştirilecektir), Marx tarafından gözden geçirilen ve 1872 ile 1875 arasında yayınlanan Fransızca çeviriyi ve Engels’in İkinci ve Üçüncü Ciltlerin el yazmalarında yaptığı tüm değişiklikleri içermektedir. Bunun yanı sıra, Kapital’in üç cildinin klasik kutu seti olumlu bir şekilde küçük görünmektedir. Marx’ın magnum opus’unun değerini, sınırlarını ve eksikliklerini ancak şimdi tam olarak anlayabileceğimizi söylemek abartı olmaz.

IV. Başka bir Marx?
Eserlerinin yeni tarihsel-eleştirel baskısından nasıl bir Marx ortaya çıkmaktadır? Bazı açılardan, yıllar boyunca pek çok takipçisi ve muhalifinin sunduğu düşünürden farklıdır- Doğu Avrupa’nın özgür olmayan rejimleri altındaki kamusal meydanlarda bulunan ve onu buyurgan bir kesinlik içinde geleceğe işaret ederken gösteren taş heykellerden bahsetmiyorum bile. Öte yandan, her yeni metin ilk kez ortaya çıktığında aşırı heyecanla ‘bilinmeyen bir Marx’ı’ selamlayanların yaptığı gibi, son araştırmaların onun hakkında zaten bilinen her şeyi alt üst ettiğini iddia etmek yanıltıcı olacaktır. MEGA²’nin sağladığı şey, daha ziyade, farklı bir Marx’ı yeniden düşünmek için metinsel bir temeldir: sınıf mücadelesi onun düşüncesinden çıkması nedeniyle farklı değil (bazı akademisyenlerin istediği gibi, onu boş yere dişsiz bir klasik olarak sunmaya çalışan ‘politikacı Marx’a karşı ‘ekonomist Marx’ şeklindeki eski nakaratın bir varyasyonu); ancak dogmatik bir şekilde, sözde sadece sınıf çatışmasına odaklanmış ‘fiilen var olan sosyalizmin’ fons et origo’suna dönüştürülen yazardan kökten farklı.

Marksist çalışmalarında kaydedilen yeni ilerlemeler, Marx’ın eserinin tefsirinin geçmişte pek çok kez olduğu gibi yine giderek daha rafine hale geleceğini göstermektedir. Uzun bir süre boyunca pek çok Marksist, genç Marx’ın yazılarını- özellikle 1844 El Yazmaları ve Alman İdeolojisi- ön plana çıkarırken, Komünist Parti Manifestosu onun en çok okunan ve alıntılanan metni olarak kaldı. Ancak bu ilk yazılarda, daha sonraki eserlerinde yer alan pek çok düşünceye rastlamak mümkündür. Uzun bir süre, Marx’ın yaşamının son yirmi yılındaki araştırmalarını incelemenin zorluğu, elde ettiği önemli kazanımlar hakkındaki bilgimizi engelledi. Ancak burjuva toplumunun eleştirisi üzerine en değerli düşünceleri, her şeyden önce Kapital’de, onun ilk taslaklarında ve son yıllarındaki araştırmalarında bulunabilmektedir. Bunlar, Marx’ın vardığı kesin olmasa da nihai sonuçları temsil eder. Ölümünden bu yana dünyadaki değişimlerin ışığında eleştirel bir gözle incelenirse, yirminci yüzyılın başarısızlıklarından sonra kapitalizme alternatif bir sosyo-ekonomik modelin teorileştirilmesinde hâlâ yararlı olabilirler.

MEGA² baskısı, Marx’ın, hakkında her şeyin zaten yazıldığı ve söylendiği bir düşünür olduğu iddialarını yalanlıyor. Marx’tan öğrenilecek hâlâ çok şey var. Bugün bunu, yalnızca onun yayımlanmış eserlerinde yazdıklarından değil, aynı zamanda tamamlanmamış yazılarındaki soru ve şüphelerden de yola çıkarak yapmak mümkündür.

[1] Louis Althusser, Marx İçin, Londra: Verso, s. 33.
[2] MEGA², cilt I/5, Berlin: De Gruyter, 2017 (s. 1,893).
[3] Karl Marx – Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, MECW, cilt 5, s. 28.
[4] MEGA², cilt IV/5, Berlin: De Gruyter, 2015 (s. 650).
[5] MEGA², cilt I/7, Berlin: De Gruyter, 2016 (s. 1,774).
[6] MEGA², cilt IV/14, Berlin: De Gruyter, 2017 (s. 680).
[7] Marx’tan Engels’e, 16/01/1858, MECW, cilt 40, s. 249.
[8] MEGA (2), cilt II/4.3, Berlin: Akademie, 2012 (s. 1,065).

Categories
Journalism

Gotha Programı’nın eleştirisinin 150. yılı

Engels dönemin Alman Sosyal Demokratlarının önde gelen figürlerinden August Babel’e, “olan bitene dair kendilerine tek bir kelime edilmemesini affetmeyeceğini” ve kendisinin ve Marx’ın Lassalle’cı devlet sosyalizmini temel alarak kurulmuş “bu yeni partiye asla mensup olmayacaklarını” yazmıştı.

5 Mayıs Marx’ın doğum günü olması dışında da özel bir gün: Siyasi yazıları arasında en önemlilerinden birinin de 150. yıldönümü. 1875’te Fernand Lassalle tarafından kurulan Genel Alman İşçileri Birliği ve İşçilerin Sosyal Demokrat Partisi, Marx ile birlikte yek bir siyasal güce dönüştü: Almanya Sosyalist İşçi Partisi. Marx ve Engels’e bu konuda danışılmamıştı ve Alman sosyal demokrasisinde somut sonuçlara etkilerinin ne kadar marjinal olduğunun bir kanıtı olarak, Lassalle’cı sosyal demokrasiye dayanan siyasal programın taslağı ancak bu karar alındıktan sonra kendilerine iletildi. Bu yüzden Marx Gotha şehrinde düzenlenen kongrede kararlaştırılan bu birleşmenin temellendirildiği siyasal metni ağır şekilde mahkûm ettiği uzun bir eleştiriyi yazmayı kendine görev edinmişti.

Metin mektup yoluyla sosyal demokrat lider Wilhelm Bracke’ye yollanmış, ancak Marx ve Engels’e en yakın militan grupları arasında gezmiş ve yayınlanmamıştı. Bu bağlamda, Engels dönemin Alman Sosyal Demokratlarının önde gelen figürlerinden August Babel’e, “olan bitene dair kendilerine tek bir kelime edilmemesini affetmeyeceğini” ve kendisinin ve Marx’ın Lassalle’cı devlet sosyalizmini temel alarak kurulmuş “bu yeni partiye asla mensup olmayacaklarını” yazmıştı. Bu ağır deklarasyona rağmen, Almanya Sosyalist Partisi (SAPD) haline gelecek bu örgütü inşa eden liderler pozisyonlarını değiştirmediler.

Dolayısıyla Marx 22 Mart 1875’te Gotha şehrinde düzenlenen birleşme kongresi için yazılan taslak programın uzun bir eleştirisini yazmaya kendisini mecbur hissetti. Kendi metnini içeren mektupta, “gerçek bir hareketin her adımı düzinelerce programdan daha önemlidir” demişti. Ancak “prensiplerin programları” ise son derece dikkatli yazılmalıdır, çünkü onlar “tüm dünya için partinin ne kadar ilerleyebildiğini ölçebilecek nirengi noktalarıdır”. Gotha Programının Eleştisi’nde, Marx Almanya’da taslaklaştırılan yeni manifestodaki birçok muğlaklık ve hatayı ağır şekilde eleştirmişti. Örneğin, “adil dağılım” kavramına dair eleştirisinde, tartışmacı bir biçimde “Burjuvazi bugünkü dağılımın adil olduğunu iddia etmiyor mu?” diye sormuştu. Ki hatta bugünün üretim biçimindeki tek “adil” dönüşüm bu değil mi? Kendi açısından, programa girmesi gereken siyasi talep Lassalle’ın tüm işçiler için emeğin eksiltilmemiş kazanç kavramı değil, üretim ilişkilerinin dönüştürülmesiydi. Marx, alışılagelmiş titizliği ile Lassalle’ın “ücretin ne olduğunu bilmediğini” açıklıyordu. Burjuva ekonomistlerini takip ederek, “meselenin özü yerine görünümünü” almıştı. Marx bunu, “ücretler göründüğü gibi değildir, adlı adınca emeğin değeri ya da fiyatı aslında emek gücünün değeri ya da fiyatının ancak maskelenmiş bir biçimidir. Bu sebeple ücretin bugüne kadarki tüm burjuva kavramsallaştırması ve bu kavrama karşı yine bugüne kadar geliştirilen eleştiriler, ücretli çalışanın kendi geçimi için çalışmaya rıza gösterdiği, yani kapitalist (ve artıdeğerin ortak tüketicileri) için belirli bir zaman karşılıksız çalıştığı kadar yaşadığı açığa çıktıktan sonra çöpe atılmalıdır” diye açıklıyordu.

Bir diğer tartışmalı konu ise devletin rolüne dair. Marx kapitalizmin ancak “toplumun devrimci bir dönüşümü ile” yıkılabileceğini savunuyordu. Lassalle’cılar “tüm emeğin sosyalist örgütü devlet tarafından üreticilerin dayanışmacı toplumlarına verdiği devlet desteği üzerinden yükseleceğini, bu toplumları işçilerin değil devletin var edebileceğini” savunuyorlardı. Marx açısından ise “dayanışmacı toplumlar ancak hükümetlerin ya da burjuvazinin koruması altında değil, işçilerin bağımsız üretimleri olarak ortaya çıkarsa bir değere sahip olabilirdi”; “devlet kredilerinin yeni bir demiryolu yapar gibi yeni bir toplum inşa edebileceği” fikri Lassalle’in teorik muğlaklıklarının tipik bir örneğiydi.

Neticede Marx birleşme kongresi için hazırlanan siyasi manifestonun Alman işçi örgütlerine sosyalist fikirlerin girebilmesinin zorluğunu kanıtladığını gözlemlemişti. “Gerçek demokraside devlet yok olur” temelli erken tespitleriyle uyumlu biçimde, Gotha Programının Eleştirisi’nde devlete “kendi entelektüel, ahlaki ve özgürleştirici temelleri olan bağımsız bir kuruluş” muamelesi yapmak yerine “mevcut devletin temeli mevcut toplumdur” diye yazar. Buna karşılık olarak, Wilhelm Liebknecht ve diğer Alman sosyalist liderler, birleşik bir parti kurabilmek için böyle bir programı kabul etmenin taktiksel bir karar olarak doğru olduğunu savunurlar. Bir kez daha Marx Londra ve Berlin’de alınan kararlar arasındaki büyük mesafeyle yüzleşmek zorunda kalır.

Metin Engels tarafından ancak Marx’ın ölümünün ardından, 1891’de Marx’ın fikirlerine çok daha yakın olan Erfurt Programının onaylanması sebebiyle yayınlanır. Alman Sosyal Demokrat Partisinin teorik dergisi Die Neu Zeit (Yeni Zaman) sayfalarında, bazı kısımları yumuşatılarak ve Engels tarafından metnin doğuşunun açıklandığı kısa bir girişle yayınlanır. İlk Türkçe versiyonu Fransızcadan çevrilerek 1969 yılında yayınlandı.

Categories
Journalism

157. yılında hangi kapital?

Marcello MUSTO

Kapitalin ilk baskısından bu yana yüz yıldan fazla geçmesine ve birçok kez ‘tarihi geçmiş’ denilerek görmezden gelinmeye çalışılmasına rağmen bu klasik metin hep bir şekilde tartışmanın göbeğine yerleşiyor. 157 yıllık kıymetli tarihinde (İlk olarak 14 Eylül 1867’de basıldı) “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” bir klasik metnin sahip olması gereken tüm özellikleri barındırıyor: Her yeni okumada yeni fikirler doğuruyor ve geçmişin olduğu kadar bugün yaşadığımız dönemin de kritik taraflarını aydınlatıyor.

Kapital’in önemli bir başarısı aktüel momente ait gelişmeleri -ve sıklıkla aciz kahramanlarımızı- doğru bir tarihsel perspektife oturtabilmesi. Ünlü İtalyan yazar Italo Calvino, bir klasiği klasik yapanın “güncel olayları sıradan bir uğultuya dönüştürmesidir” der. Böyle bir çalışma en temel sorunlara işaret ederken, etrafından dolanamayacağınız meselelerin ortasından bir yol açarak doğru anlaşılmalarını sağlar. Bu yüzden klasikler hep yeni nesillerin ilgisini çekmeyi başarır. Zamanın tuttuğu pas önemlerini çürütmez.

MARX’A DÖNÜŞ
2007-2008’de patlayan ekonomik kriz, Marx’ın şaheserine geri dönüşü mecbur kıldı – neredeyse yaşananlara bir acil yanıt olarak görüldü. Marx’ın önemli çalışmaları Berlin duvarının yıkılışıyla unutulsa bile, hala kapitalizmin yıkıcı deliliğinin gerçek sebeplerine dair tutarlı yanıtlar sunuyordu. Dolayısıyla bir yandan dünya borsası yüz milyarlarca dolar yakarken, sayısız finans şirketi iflas ilan ederken, yalnızca birkaç ayda Kapital son 20 yılın toplamından daha fazla satıldı.

Keşke Kapital’e hücum sol siyasetten geriye kalanlarla rastlaşmasaydı. İyileştirilebilir bir yanı kalmadığını giderek daha fazla gösteren bir sistemi tamir edebilecekleri hezeyanına kapıldılar. Hükümete geldiklerinde, hafif yatıştırıcı önlemler uygulayarak giderek daha yakıcı hale gelen sosyo-ekonomik eşitsizlikleri ve mevcut ekolojik krizi durdurmak için hiçbir şey yapmadılar. Bunun sonuçları görmek isteyenler için ortada duruyor.

Fakat bu Kapital’in yeniden keşfi başka bir ihtiyaca yanıt verdi: yakın zamanlı çalışmaların da sayesinde- Marx’ın entelektüel emeğini en fazla yoğunlaştırdığı bu metnin en doğru versiyonunu üretebilmek. Alman devrimcinin esas niyeti, çalışmanın ilk hazırlık metinlerini yazarken (1857-58 tarihli Grundrisse) çalışmalarını altı ciltte toplamaktı. İlk üçü sermayeye, toprak sahipliğine ve ücretli emeğe dair olacaktı, diğer üçü ise devlete, dış ticarete ve dünya piyasasına. Marx’ın yıllar içerisinde böyle kapsamlı bir planı gerçekleştiremeyeceğini fark etmesi, daha pratik bir projeye yönlendirdi. Son üç bölümden vazgeçip, sermayeye dair kitabın içerisindeki kısımlara toprak sahipliği ve ücretli emeğe ilişkin çalışmalarını ekledi. İkinci kısım üç bölüme ayrıldı: Birinci cilt Sermayenin Üretim Sürecine odaklanırken, ikinci cilt Sermaye Dolaşım Sürecine, üçüncüsü ise Kapitalist Üretimin Genel Sürecine dair olacaktı. Tüm bunlara teorinin tarihine dair dördüncü bir bölüm daha eklenecekti -ancak hiçbir zaman başlayamadı ve bu niyeti sıklıkla Artı Değer Teorileri ile karıştırılageliyor.

BİRİNCİ CİLDİN 5 TASLAĞI
Bilindiği üzere, Marx yalnızca birinci cildi tamamlayabildi. İkinci ve üçüncü ciltler ölümünden önce basılamadı; Friedrich Engels’in inanılmaz editöryal emekleri sayesinde 1885 ve 1894 yıllarında basılabildi.

En titiz akademisyenler dahil bu iki cildin ne kadar güvenilir olabildiğini tekrar tekrar sorguladılar, bitmemiş, bölük pörçük ve aralarında yıllar olan, yalnızca birkaçı birbiri ile ilişkili çözülmemiş teorik sorunlar barındıran yazmalardan oluşması, daha sivri bir soruyu ortaya çıkarıyor: Birinci cildin de tam bir son hali hiç var olmuş muydu?

Bu tartışma çevirmenlerin ve yayıncıların odağına yeniden döndü ve geçtiğimiz yıllarda Kapital’in birçok önemli yeni basımı ortaya çıktı. Bunların kimisi 2024 yılında Brezilya ve İtalya’da çıktı, ABD’de Princeton University Press elli yıl sonra yeni bir İngilizce çeviriyi, Paul Reitter ve editör Paul North’un emekleri sayesinde (bu zamana kadarki dördüncü) yayınladı.

Marx 20 yıldan fazladır bir hazırlık araştırma sürecinin sonucunda oluşturduğu cildin içerik yapısından çok da memnun değildi. 6 çok uzun bölüme ayırmak zorunda kaldı. En çok da değer teorisinin izahı konusunda içi rahat değildi, iki bölüme ayırmak zorunda kalmıştı: biri ilk bölümde, ikincisi ise yazmaları teslim ettikten sonra aceleyle girdiği ek kısmındaydı. Bu yüzden de birinci cilt basıldıktan sonra bile Marx’ı yormaya devam ediyordu. Marx ikinci baskıya hazırlanırken, 1872 ve 1873 aralığında ekler olarak satılan bir kısımda, Marx değer teorisiyle alakalı önemli bir bölümü yeniden yazdı, sabit ve değişken sermaye ayrımı, artı değer ve makine, teknoloji kullanımıyla ilgili ilgili ekler yaptı. Ayrıca kitabın tüm yapısını yeniden biçimlendirerek, 25 kısımdan oluşan 7 bölüme ayırdı.

Marx Rusçaya çeviri (1872) sürecini bizzat takip etti ve 1872 1875 aralığında eklerle birlikte basılan Fransızca versiyonuna çok daha fazla emek harcadı. Fransızca çevirisinin kontrolü beklenenden uzun sürdü, çevirmenin aşırı edebi dilinden rahatsız olduğu için kimi kısımları baştan yazarak, diyalektik anlatımın yoğun olduğu kısımların Fransız okurların anlamasını kolaylaştırmaya çalıştı. Bu değişiklikler büyük oranda son kısımdaki “Sermaye Birikim Süreci” başlığına dairdi. Ayrıca metni daha fazla bölüme ayırdı. Fransız edisyona son söz kısmında Marx Fransızca versiyonun “orijinalinden bağımsız bir bilimsel değere” sahip olduğunu ancak “Almanca diline aşina okurlara” danışılması gerektiğini belirtti.

Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, 1877 yılında İngilizce edisyonu önerildiğinde Marx çevirmenin “Almanca ikinci baskısı ve Fransızca baskısını karşılaştırması gerektiğine” işaret etti, çünkü bu ikincisinde “yeni şeyler eklenmişti… bazı şeyleri daha iyi anlatılmıştı.” Bunlar dolayısıyla stilistik yeniden dokunuşlar değildi. Birçok yeni edisyona eklediği değişiklikler ayrıca sürmekte olan çalışmalarının ve sürekli evrimleşen eleştirel düşünsel gelişiminin de sonuçlarıydı.

Marx bir sonraki yıl Fransızca versiyona yeniden göz atıp olumlu ve olumsuz yanlarının altını çizdi. Kapital’in Rus çevirmeni Nikolai Danielson’a Fransızca metnin “birçok önemli farklılık ve ekleme” barındırdığını, ancak bir yandan da “özellikle ilk bölümde anlatımı ‘düzleştirmeye’ zorlandığını” söyledi. Bu yüzden “Meta ve Para” ve “Paranın Sermayeye Dönüşümü” bölümlerinin, “yalnızca Almanca metne göre çevrilmesi gerektiğini” belirtti. Her halükarda, Fransızca versiyonu çeviriden çok daha fazla şey barındırıyordu.

Marx ve Engels’in konuya dair düşünceleri farklıydı. Yazar yeni versiyondan memnundu ve birçok yönden öncekilere göre bir ilerleme olduğu fikrindeydi. Ancak Engels, kimi teorik geliştirmeleri takdir etmekle birlikte, Fransızca dilinin dayattığı edebi tarza şüpheyle yaklaşıyordu. “Bu versiyonu İngilizce çeviri için temel almanın büyük bir hata olacağı düşüncesindeyim” diye yazmıştı. Bu yüzden, arkadaşının ölümünden kısa süre sonra birinci cildin Almancaya üçüncü basımı (1883) hazırlaması talep edildiğinde, Engels “yalnızca en gerekli şeyleri” değiştirdi. Önsözünde, Marx’ın “metne büyük oranda yeniden çalışmaya” niyetli olduğunu ancak ölümünün bundan alıkoyduğunu yazdı. Engels yazarın birkaç kısmını düzelttiği bir Almanca baskısından ve Marx’ın değiştirdiği yerlerin mecburi olduğunu belirttiği bir Fransızca baskısından yararlandı. Engels müdahalelerinde yumuşak davranıyor, “üçüncü baskıda, yazarının değiştireceğinden emin olmadığım hiçbir sözcüğü değiştirmedim” diye belirtiyordu. Ancak, Marx’ın işaret ettiği tüm değişiklikleri dahil etmemişti.

Tamamen Engels’in denetiminde gerçekleşen İngilizce çevirisi (1887, Almanca üçüncü baskıya dayanıyordu. Bu metnin, Almanca ikinci baskı gibi Fransızca çeviriden daha üstün olduğunu iddia ediyordu -bölümlendirme biçimini hariç tutarak. İngilizce metnin önsözünde Fransızca edisyonu esasen “yazarın ne kadar fedakarlıkta bulunabileceğini, orijinalin tam anlamına dair ne kadar kısmın çeviride feda edilebileceğini” test etmek için kullandıklarını açıkladı. İki yıl öncesinde “Marx’ı Nasıl Çevirmemeli” başlıklı bir makalesinde Engels, John Broadhouse’in Kapital’in bazı sayfalarındaki sıkıntılı çevirisini eleştirirken, “Güçlü bir Almancanın hakkını verebilmek için güçlü bir İngilizce gerekir; yeni türetilen Almanca terimler, İngilizcede karşılık gelebilecek yeni terimlerin bulunmasını gerektirir” diye yazacaktı.

Almanca dördüncü baskı 1890 yılında çıktı; Engels tarafından hazırlanan son versiyon oldu. Bu kez daha fazla zamanı olduğu için Marx’ın Fransızca versiyonuna yaptığı bazı düzeltmeleri eklerken, diğerlerini ise çıkardı. Engels önsözde “Bir kez daha Fransızca edisyonu Marx’ın yazmalarından notlarla karşılaştırıyorum ve buradan bazı eklemeleri Almanca metne dahil ediyorum” diye yazdı. Nihai sonuçtan son derece memnundu, yalnızca Karl Kautsky’nin 1914’te hazırladığı baskı bu versiyona olumlu katkılar sunabildi.

SON HALİNİ ARARKEN
Kapital birinci cildin Engels’in hazırladığı 1890 basımı, dünya çapında en fazla çevrilen resmi versiyonu haline geldi. Bugüne kadar birinci cilt 66 dile çevrildi ve bunlardan 59’unda ikinci ve üçüncü ciltler de çevrildi. Engels ile birlikte yazdığı ve bugüne kadar 500 milyondan fazla basılan Komünist Manifesto ve ondan da fazla basılan Mao Zedong’un Küçük Kırmızı Kitap’ı hariç- Kapital birinci cildiyle yaygınlık açısından karşılaştırılabilecek bir başka siyaset, felsefe ya da ekonomi klasiği yok.

Yine de en iyi hali ile ilgili tartışma bitmiş değil. Bu beş basım arasından hangisi en iyi yapıyı sunuyor? Hangi versiyon Marx’ın geç dönem teorik katkılarını içeriyor? Her ne kadar birinci cilt, ikinci ve üçüncü ciltte Engels’in yaptığı yüzlerce değişikliğin yarattığı editoryal sorunları içermese de yine de neredeyse aynı derecede baş ağrıtıcı.

Kimi çevirmenler – Marx’ın gözden geçirdiği son versiyon olan- 1872-1873 metnini temel alarak çevirmeye karar verdi. 2017 yılında basılan görece yeni bir Almanca versiyonu (Thomas Kuczynski editörlüğünde çıktı) -Marx’ın amaçladığına çok daha sadık bir biçimi olarak- Fransızca çeviri için hazırlanan fakat Engels tarafından görmezden gelinen ekleri de içeriyor. İlk tercih, Almancasına kıyasla çok daha üstün olan Fransızca versiyonundaki kısımları ihmal ederken, ikincisi ise kafa karıştırıcı ve okunması güç bir metin sunuyor. Bu yüzden daha iyisi bugüne kadar yalnızca Almancada ve birkaç dilde yayınlanan Marx’ın yazmalarından ve Engels ile birlikte her kısım için yazdıkları varyasyonlardan bir ek sunmak olacaktır. Ancak, birinci cilde dair kesin bir versiyondan bahsedemiyoruz. Marx ve Engels’in yaptığı revizyonların sistematik bir karşılaştırması için hala dikkatli öğrencilerin gelecek araştırmalarına gereksinim duyuyoruz.

Marx’a birçok kez çağdışı dendi ve siyasal fikirlerine düşman olanlar yenilgisini duyurmaktan büyük bir haz duydu. Ancak bir kez daha yeni nesil okurlar, militanlar ve akademisyenler onun kapitalizm eleştirisine uzanıyorlar. Bugünkü gibi karanlık zamanlarda, bunlar gelecek için küçük ama güzel alametler.

Categories
Journalism

Avrupa ve Siyaset-4: Avrupa solunun çıkmazı

Avrupa’yı etkisi altına alan siyasal ve ekonomik kriz yalnızca popülist, yabancı düşmanı ve aşırı sağcı güçlerin yükselişine sebebiyet vermedi. Aynı zamanda, Avrupa Komisyonu tarafından dayatılan ve hükümetlerin yürürlüğe koyduğu kemer sıkma politikalarına karşı büyük mücadeleler ve protesto gösterilerine de yol açtı.

Özellikle Güney Avrupa’da radikal solun rönesansı başladı, dikkate değer seçim başarıları kazanıldı. 2010 yılından itibaren Yunanistan, İspanya ve Portekiz, neoliberal politikalara karşı kitlesel hareketlere sahne oldu.

Yeni Bir Siyasi Coğrafya

Politik düzeyde, antikapitalist sol, sokaktaki gücünü yeniden inşa etme ve yapılandırma sürecine girdi. Bir yandan geniş bir yelpazede siyasal konulara dair, ilhamını çoğulculuktan alan yeni örgütlenmeler oluştururken bir yandan da “bir kişi, bir oy” ilkesiyle de demokratik süreci güvence altına aldılar.

1999 yılında Portekiz’de Sol Blok (BE) kuruldu. 2004’te Synaspismos ve diğer sol güçler Yunanistan’da birleşerek radikal sol ittifak SYRIZA’yı meydana getirdiler. Birkaç yıl sonra, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Fransız Sosyalist Partisinin en radikal kesimleri ilkinde Seçim için Alternatifi (WASG) ikincisinde ise Jean-Luc Melenchon’un liderliğinde Sol Parti’yi kurdu. Bu gelişmeleri Almanya’da 2007’de Die Linke’nin (Sol) Fransa’da ise Sol Cephe (FdG) kurulması izledi. 2016’da Boyun Eğmeyen Fransa kurulurken, 2014 yılında İspanya’da sahneye Podemos çıktı.

20. yüzyıl komünist hareketinin “demokratik merkeziyetçi” partilerinden ayrışan bu yeni çoğulcu model hızla Avrupa radikal solu içerisinde yayıldı. En başarılı deneyimler, mevcut grupların ve örgütlenmelerin birleşerek, kitlesel fakat dağınık toplumsal ağların içerilmesi ve birlikte farklı siyasal mücadeleleri sürdürebilmeleri ihtiyacını karşılayabilecek şekilde yeniden düzenlenmesi ile mümkün oldu. Bu yaklaşım yeni güçleri, gençleri, umudunu yitirmiş militanları içine dahil edebilme ve yeni kurulan partilere seçim kazandırabilme konularında başarılı oldu.

Fakat gerçekte Avrupa son derece heterojen bir kompozisyondaydı. İber yarımadası ve Akdeniz havzasında –İtalya hariç– radikal sol geçtiğimiz yıllarda dikkate değer şekilde genişledi. Orta Avrupa’da radikal sol yalnızca kimi ülkelerde iyi sayılabilecek sonuçlar aldı. İskandinav ülkelerinde 1989 sonrası kazanılan mevziler korundu. Fakat dağınık durumdaki toplumsal hoşnutsuzluğa yanıt veremedi, bu rolü aşırı sağ üstlendi. Radikal solun neredeyse var olmadığı Doğu Avrupa’da ise yegâne sorunu, reel sosyalizmin hayaletinin ötesine geçemeyişi oldu. Bu şartlarda, AB’nin doğu genişlemesi birliğin ağırlık merkezinin sağa kaymasına sebep oldu ki bunu Doğu Avrupalı hükümetlerin ekonomi ve göçmen sorunundaki keskin ve aşırı konumlanışlarında görebiliyoruz.

SYRIZA’dan Sonra

Radikal sol partilerin daha kitlesel ve çoğulcu örgütlenmelere dönüşümü parçalı yapılarından sıyrılabilmesi açısından başarılı olsa da siyasal sorunlarını çözmedi.

Yunanistan’da Çipras ve Troyka arasındaki pazarlıklar, bir sol partinin iktidara gelip kendi alternatif ekonomi politikalarını yürürlüğe sokmaya yöneldiği anda Brüksel’in müdahale edip durduracağını açık şekilde göstermiş oldu.1990’larda neoliberal amentünün koşulsuz kabulü Avrupa’nın sosyal demokrat ve sağ partilerini aynı noktaya çekmişti. Bugün ise bir radikal sol parti iktidara geldiği zaman Troyka bu yeni hükümetin ekonomik direktifleri bozmasının önüne geçiyor. Yani seçim kazanmak yetmiyor, Avrupa Birliği neoliberal kapitalizmin köşe taşı haline gelmişken.

Radikal sol güçlerin iktidar seçeneği ancak geçtiğimiz on yılın kemer sıkma politikalarından kopuş yaratacak bir ekonomi programını yürürlüğe sokacak ve savaşa, militarizme karşı açıkça pozisyon alınabilecek şartlar mevcutsa düşünülmeli. Bu şartların sağlanamadığı durumlarda böyle bir inisiyatif almak, sosyalistlerin başını tuttuğu hükümetlerin radikal solun işçi sınıfı, toplumsal hareketler ve ezilen grupların güvenini kaybettiği geçtiğimiz yıllardan ders almamak anlamına gelecektir.

Kimi ülkelerde ancak savaş dönemiyle karşılaştırılabilecek seviyelere çıkan işsizlik oranları, istihdam konusunda talepkâr bir siyaseti, kamu yatırımları ve sürdürülebilir gelişme konularını öncelik haline getirdi. Bunları, son dönemin emek piyasası reformlarındaki güvencesizlik sorununu hedef alan ve ücretler için asgari taban belirleyen politikalar izlemeli. Ancak böyle önlemler gençlerin yeniden kendi geleceklerini planlayabilmelerine imkân verebilir. Ayrıca iş saatlerinin azaltılması, emeklilik yaşının düşürülmesi gibi toplumsal adalete dair önemli unsurlar iyileştirilerek neoliberal rejim altında giderek büyüyen bölüşüm adaletsizliği ile mücadele edilebilir.

Solun Siyasi Gündemi

İşsizlik oranlarındaki korkunç yükselişe karşı radikal sol bir yurttaşlık geliri belirlenmesi ve en yoksul kesimler için –barınma hakkından ulaşım indirimlerine ve ücretsiz eğitime kadar– yoksullukla ve toplumsal dışlanma ile mücadele edecek önlemleri gündemine almalı. Aynı zamanda, son yirmi yıldaki karşıdevrimin sembolü olan özelleştirme süreçlerinin geri alınabilmesi de son derece elzem. Hizmet sağlamak yerine kâr üretmeye odaklanan tüm kamusal varlıklar yeniden kamunun yönetimine ve denetimine girecek şekilde restore edilmeli.

Tüm bu reformları finanse edebilmek, sermayenin, finansal akışın, birikimin ve büyük şirketlerin üretken olmayan faaliyetlerinin vergilendirilmesi ile mümkün olabilir. Kıtasal çapta gerçek bir alternatif ancak en geniş çapta siyasal ve toplumsal güçlerin mücadelesi ile bir Avrupa konferansının düzenlenerek kamu borcunun yeniden yapılandırılması ile mümkün olabilir.

Alternatif bir siyasetin kısa engebesiz, dolambaçsız yolları yok. Yeni örgütlenmeler kurabilmek için sol bugün de 20. yüzyılda olduğu gibi aynı araçlara ihtiyaç duyuyor: İşyerlerinde varlık sağlayabilen örgütlenmeler; en bölünmüş olduğu bu dönemde işçi sınıfının ve altsınıfların mücadelelerini birleştirmeyi hedefleyen formlar, yoksulluk ve toplumsal dışlanmanın yarattığı sorunlara hızlı yanıt verebilecek yerel yapılanmalar. İşçi hareketinin geçmiş dönemlerde deneyimlenmiş direniş ve dayanışma pratiklerini yeniden hatırlamak da sola yarar sağlayacaktır.

Yeni öncelikler de tanımlanmalı, özellikle cinsiyet eşitliği ve genç üyelerin siyasal eğitimi konusunda. Demokrasinin teknokratik organizmalar tarafından rehin alındığı bir dönemde böyle bir çabaya toplumsal mücadelelerin gelişimi ve sıradan militanlığın, parti üyeliğinin cesaretlendirilmesi rehber olabilir.

Radikal solun tarihin akışını değiştirme hedefiyle alabileceği inisiyatifler konusunda önünde tek bir yol var: Maastricht Anlaşmasının yürürlüğe koyduğu politikalara karşı kitlesel bir muhalefeti örgütleyebilme kapasitesine sahip yeni bir toplumsal blok oluşturabilmek ve bu şekilde bugünün Avrupa’sında baskın olan ekonomik yönelimi kökünden değiştirebilmek. II. Dünya Savaşının bitiminden beri patika hiç bu kadar sarp olmamıştı.

Categories
Journalism

Avrupa ve Siyaset-3: Sağın korkutan yükselişi

Avrupa siyasi arenasında, politik ve ekonomik sorunlara yönelik merkezdeki sağ ve sol ortaklık, 1989 sonrası ikinci bir büyük değişime yol açtı. Son birkaç yıldır, eski kıtanın tamamında “siyasal” olana karşı derin bir nefret gelişti; bu da 1960-70’lerde olduğu gibi toplumsal değişime dair kolektif bir çaba ve sorumluluk yerine iktidarın kendisiyle özdeşleşen bir tiksintiye dönüştü.

Birçok ülkede siyaset karşıtlığı radikal solu da vurdu. Büyük oranda bu partilerin başarısız hükümet geçmişlerinden ötürü, mevcut havaya kapıldıkları ve geçmişte öne çıkardıkları radikal taleplerden vazgeçtikleri için de suçlandılar.

Avrupa’da güçler dengesinde önemli değişiklikler oldu. Diktatörlük sonrası İspanya ve Yunanistan’dakine benzer şekilde, iki parti ağırlıklı sistemler çöktü. Benzer eğilimler, on yıllarca oyların merkez sağ ve merkez sol arasında bölüşüldüğü İtalya ve Fransa’yı da etkiledi.

Siyaset karşıtlığı, popülizm ve yabancı düşmanlığı

Siyaset-seçim alanı seçimlere katılımların düşmesi, yeni popülist ittifaklar, aşırı sağ güçlerin yükselişi ve bazı örneklerde neoliberal politikalara karşı sol alternatifin güçlenmesi ile önemli değişiklikler geçirdi.

Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılımı da düştü. Bu Avrupa için giderek daha fazla teknokratikleşen ve daha az politikleşen bir modeli temsil eden kuruluşların, insanların ilgisini çekmemesinden kaynaklanıyor. Geçtiğimiz yıllarda yükselişe geçen AB karşıtı dalgaya önderlik eden bu post-ideolojik hareketleri, mevcut yolsuz sistemin yavan bir eleştirisi yönlendiriyor.

Birçok Avrupa ülkesinde yabancı düşmanı, milliyetçi ya da doğrudan neofaşist partiler, ekonomik krizin etkileri hissedildikçe yükselişe geçtiler. Bazı örneklerde, siyasi dillerini de dönüştürerek, klasik sağ-sol ayrımının yerine çağımız toplumuna özgü yeni bir mücadeleyi koydular: Marine Le Pen’in deyimiyle “üsttekiler ve alttakiler arasındaki” çelişki. Bu yeni kutuplaşmada, aşırı sağcı adaylar güya müesses nizama karşı “halkı” temsil ediyor ve tüm gücün piyasanın elinde toplanmasından yana olan elitlere karşılar.

Bu siyasi hareketlerin ideolojik kimliği de değişti. Irkçı unsurlar geri plana itilerek ekonomik sorunlar ön plana çıkarıldı. Etnik, mezhepsel ayrımlar yerine yoksullar arasındaki kavgaya oynayarak, AB’nin göçmen politikalarına karşı kör ve keskin bir karşıtlığa ağırlık verdiler. İşsizlik oranlarının yükseldiği, toplumsal çelişkilerin büyüdüğü bir atmosferde, göçmenlerin yerli işçilerin işlerine konduğu ve göçmenlerden önce yurttaşların işe alımda ve kamusal hizmetlerde önceliğe sahip olması gerektiği propagandası ile yabancı düşmanlığı yükseltildi.

Hem Fransa’da hem İtalya’da işçi sınıfının ve komünistlerin kalesi olarak bilinen bölgeler sağcı partilerin seçmen tabanına dönüştü. Uzun yıllar boyunca işçi hareketinin tartışmasız hegemonyasının sürdüğü yerlerde bu partilerin yükselişe geçmesinin sebepleri aynı zamanda geçmişte sosyal demokratlara ve komünistlerin sorunsallaştırdığı meseleleri gündem etmelerinden de kaynaklanıyor olabilir.

Sosyal politikaların ardına gizlenen sağ

Sağ yalnızca küreselleşme karşıtlığı gibi klasik gerici yöntemleriyle değil aynı zamanda yeni sığınmacıların gelmesi ve toplumun “İslamizasyonu” korkusu üzerinden de çıkış yakalıyor. Fakat çok daha önemlisi, geleneksel olarak sosyal demokratlarla özdeşleştirilen, fakat merkez sol hükümetler kamu harcamalarını kısmaya uğraştığı, radikal sol da bu hükümetleri desteklediği, hatta kimi örneklerde içinde olduğu için artık söz üretemediği sosyal politikalar talep ediyorlar. Sağcı “refah” tabii başka şekilde ortaya çıkıyor: Geçmişteki gibi evrensel, kapsayıcı ve dayanışmacı değil, refah milliyetçiliği diye tanımlanan bir temelde. Bir başka deyişle, ulusal topluluğun yalnızca mevcut üyelerine özel haklar ve hizmetler sunuyor.

Dolayısıyla geçtiğimiz yıllarda popülist, milliyetçi ya da neofaşist sağ Avrupa’nın neredeyse her yerinde desteğini genişletmiş durumda. Birçok örnekte siyasal tartışmalarda üstün gelebildiklerini kanıtlamış durumdalar ve kimi dönemlerde merkez sağ ile ittifak da kuruyorlar. Son derece rahatsız edici bir salgın ve buna en başında sebep olan virüsün kendisiyle mücadele etmeden önlemek de mümkün değil: Brüksel’de hâlâ revaçta olan neoliberal düsturla.

Categories
Journalism

Kuresel finans krizi sonrasi Avrupa’da siyaset ve ekonomi

2007 yılında, tarihin en ağır finans krizlerinden biri ABD’yi vurduktan kısa süre sonra Avrupa’ya da yayılacak ve kıtayı derin bir duraklama dönemine sürükleyecekti. Yükselen kamu borcu iflas riskini artırdıkça birçok ülkeler Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan üçlü Troyka’dan kredi almak zorunda kaldı.

Borçlarını ödemekte zorlanan devletler, bu kredilerin karşılığı olarak, 1990’ların yeniden yapılanma önlemlerini bile gölgede bırakacak kadar ağır kemer sıkma politikalarını hayata geçirmek zorunda kaldılar.

Troyka Diktatörlüğü

“Yapısal reform” tabiri, radikal bir anlambilimsel dönüşümden geçti. Kökeni, işçi hareketinin külliyatına dayanan kavram, sosyal şartlarda yavaş fakat kalıcı iyileştirmeleri işaret ederken, bugün ise refah devletinin derin bir erozyonu anlamına geliyor. Bahse konu olan sözde reformlar –gerileme demek daha doğru olacaktır– birçok kazanımı ortadan kaldırırken, 19. yüzyılın açgözlü kapitalizmini hatırlatan hukuki ve ekonomik şartları geri getirdi. Bu korkunç bir resesyonun şartlarını oluşturdu.

Egemen sınıflar altsınıflara karşı büyük bir kararlılıkla mücadele ederken, buna karşı direniş büyük oranda zayıf, örgütsüz ve parçalı bir biçimde gerçekleşti. Bu durum emekçi haklarının otuz yıl önce hayal bile edilemeyeceği kadar gerilediği gelişmiş ülkelerin göbeğinde de çokuluslu şirketlerin emek gücünü ekstrem biçimde sömürdüğü, ülkelerin kıymetli doğal kaynaklarını soyduğu dünya ekonomisinin çevre ülkelerinde de aynıydı. Tüm bu gelişmeler eşitsizliklerin devasa bir biçimde büyümesine ve zenginliğin paylaşımının gezegenin ayrıcalıklı sakinleri yararına büyük ölçüde değişmesine sebep oldu. İş güvencesizliği, işçiler arası rekabet, hayatın her alanının metalaştırılması, en yoksul tabakanın kendi içerisindeki çatışmalar ve yeni, çok daha işgalci bir kapitalizmin insanların yaşamlarını ve bilinçlerini görülmemiş bir biçimde yozlaştırmasıyla toplumsal ilişkiler derin bir değişime uğradı.

Eşzamanlı olarak, Avrupa’da yaşanan kriz hızla siyaset dünyasına sıçradı. Geçtiğimiz otuz yılda, karar alıcı güçler giderek siyaset alanından ekonomi alanına devredildi, ekonomi şu anda siyasete egemen olduğu gibi sıklıkla da değişime elverişsiz bir gerçeklik olarak tanımlanıyor, gündem belirleyici bir konumda olduğu gibi kritik tercihlerin de halkın denetiminin dışında bırakılması garanti altına alınmış durumda.

Ekonomik Mecburiyetler

Çok da uzun sayılamayacak bir süre önce siyasal eylemin alanı olduğu düşünülen, bugün sözde ekonomik mecburiyetler tarafından belirleniyor, bunun siyasetsizlik maskesinin ardına saklanan ideolojisi ise aslında tehlikeli bir otoriter biçim ve tamamen gerici bir içerik barındırıyor. Buna en iyi örnek, “bütçe anlaşması” olarak da bilinen Ekonomik ve Parasal Birlik’te İstikrar, Koordinasyon ve Yönetişim Anlaşmasının (TSCG) Avrupa ülkelerinin yasalarına dengelenmiş bütçe mecburiyetini zorla sokması.

Ulusal meclislerin siyasal-ekonomik hedefler konusunda bağımsız karar alabilmesinin önüne duvar ören TSCG, en borçlu AB ülkelerinin sosyal devlet yapısını zayıflatmaya ve ekonomik resesyonu derinleştirmekle tehdit etmeye yarıyor.

Çoktandır yürütme gücünün yasama gücüne karşı güçlendirildiği antidemokratik eğilimler ve oransal seçim sistemlerinden çoğunluğu sağlamanın ek faydalar getirdiği biçimlere geçilmesi, ulusal parlamentoların temsiliyet niteliğini zayıflatmıştı. Fakat son olarak parlamentodan piyasa ve onun oligarşik aktörlerine iktidarın devredilmesi, bu dönemin demokrasisine en büyük darbeyi vurdu.

Borsa endeksleri, kredi kurumlarının değerlendirmeleri ve devlet tahlillerinin getiri farkı çağımız toplumunun en büyük fetişleri: Halkın iradesinden çok daha büyük bir değer kazandılar. Bu sayede milyonlara en büyük zararı veren kararlar, “piyasaların restorasyonu” açısından son derece ehemmiyetli olarak sunuldu.

Siyasetin en görünür olduğu an, ABD ve Avrupa’da 2008 başında bankaların kurtarılması örneğinde gördüğümüz üzere ancak ekonomiyi kurtarması için yardıma çağrılmasıyla ortaya çıkıyor. Finans temsilcileri en son kapitalist krizin etkilerini yumuşatmak için siyasi müdahaleye ihtiyaç duydu duymasına ancak ekonomik yönelimlerin ve krizin temelindeki yasaların yeniden tartışmaya açılmasının kararlılıkla karşısında durdular.

Ekonominin gücü elinde tutan hükümetlerin amaçları, kadroları ve yapıları üzerindeki kontrolü giderek artıkça, merkez sağ ve merkez sol hükümetlerin sosyoekonomik yönelimleri arasında bile bir fark kalmamaya başladı. Geçmişte “çıkar grupları” tarafından kontrol etmeye çalıştıkları ana akım medyaya, hükümete ya da iktidar yolundaki partilere büyük meblağlarda finansman sağlanırken 21. yüzyılda ana unsur, uluslararası kuruluşların buyurduğu hükümler oldu.

Teknokrat hükümetler

Bunun en büyük kanıtı, “teknokrat hükümetler” dönemi ile geldi. Luca Papademos ve Mario Monti Yunanistan ve İtalya’da seçimlerden bağımsız şekilde başbakan olarak atandı. Bu yıllarda, Sosyalist Enternasyonaldeki kimi aktörler de benzer bir yola girdi. Neoliberalizme herhangi bir alternatif olamayacağı inancıyla, Avrupa Halk Partisi grubundaki merkez sağ partilerle ittifak kurarak sistemin ekonomi ve topluma dair ana unsurlarını eleştirisiz bir biçimde benimsediler.

Buna iyi bir örnek, Alman Sosyal Demokrat Partisinin Angela Merkel’in şansölyeliğini 2005’te ve 2013’te destekleyerek tüm özneliğinden feda ettiği Almanya’daki Grosse Kaolition (Büyük Koalisyon) oldu.

Jean-Claude Juncker ve Ursula von der Leyen Avrupa Komisyonu başkanları olduğundan beri, Avrupa Halk Partisi ile Sosyalist ve Demokratların İlerici İttifakı arasındaki büyük koalisyon AB’nin temel kurumlarını yönetmeye devam ediyor.

Categories
Journalism

1989 sonrasında Avrupa radikal solu-1

1989’da Berlin duvarının yıkılışı, Avrupa’nın siyasi atmosferini derinden değiştirdi. Yapısal siyasi altüst oluşlar ve büyük ekonomik dönüşümlerle yürütülen kapitalist restorasyonun, küresel çapta toplumsal yankıları oldu. Avrupa’da, antikapitalist güçlerin etki alanı engellenemez şekilde daraldı: Toplumsal mücadeleleri örgütleme ve yönlendirme becerileri gittikçe zayıfladı ve sol 1968 sonrası birçok ulusal kültür içerisinde önemli yer tutan ideolojik hegemonyasını kaybetti.

Bu gerileme kendisini seçim arenasında da gösterdi. 1980’lerden itibaren Avrokomünizm etrafında birleşen partiler de Moskova ile yakın bağları olan siyasetlerde ciddi oranda destek kaybettiler ve SSCB’nin çöküşüyle de hakiki bir enkaza dönüştüler.

Ardından bir yeniden yapılanma süreci başladı ve mevcut durumdaki antikapitalist unsurlar etrafında şekillenen yeni siyasi oluşumlar ortaya çıktı. Bu da soldaki geleneksel yapıların kendilerini önceki on yılda gelişen ekoloji, feminizm ve barış hareketlerine açılmasına sebep oldu. İspanya’da 1986’da kurulan Izuierda Unida bu dönüşümün öncüsü oldu. Benzer inisiyatifler, 1991’de Komünist Yeniden Kuruluş Partisi ve Synaspismos’un kurulması ile İtalya ve Yunanistan’da da meydana geldi. Başka ülkelerde bu dönüşüm, Berlin duvarının çöküşünden öncesine dayanan partilerin kendilerini yenileme çabası olarak (kimilerinde yalnızca görüntü olsa da) ortaya çıktı: Doğu Almanya Cumhuriyeti’nde 1949 yılından beri iktidarda olan Sosyalist Birlik Partisi, adını Demokratik Sosyalizm Partisi olarak değiştirdi.

Sosyal demokrasiden

kalanların dönüşümü

Bu yeni partiler, adını değiştirmemiş olanları ile birlikte ulusal düzeyde siyasal bir varlık kazanmayı başardılar. Toplumsal hareketler ve ilerici sendikal güçlerle birlikte, AB’ye yeni üye ülkelere sıkı parasal sınırlamalar öngören1993 tarihli Maastricht Antlaşmasının getirdiği neoliberal politikalara karşı gelişen direnişin içerisinde var oldular. 1994 yılında Avrupa Parlamentosunda Avrupa Sol Birliği ismiyle grup kurdular.

1990’ların ortalarında, ülkelerindeki hükümetlere (İtalya’da Berlusconi, Fransa’da Juppé, İspanya’da Gonzalez ve Aznar) dönük grevler ve kitlesel eylemlerin yarattığı coşku, radikal sol içerisindeki bazı güçlere mütevazı seçim zaferleri dahi kazandırdı. Izquierda Unida 1994 AP seçimlerinde %13,4, İtalyan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi 1996 genel seçimlerinde %8,5 ve Fransız Komünist Partisi de parlamento seçimlerinde yaklaşık %10 oy aldı.

Yeni yüzyılın şafağında, neoliberal küreselleşmeye karşı siyasal olarak heterojen denebilecek dev bir mücadele dalgası tüm dünyaya yayılıyordu. G8 ve IMF zirvelerindeki kitlesel protestolar, 2001 yılında Brezilya’da kurulan Dünya Sosyal Formu ile birlikte, egemen siyasete alternatifin geniş çaplı tartışılmasını cesaretlendirdi.

Diğer yandan, İngiltere’de Tony Blair’in yakaladığı çıkış, Sosyalist Enternasyonal’in ideoloji ve programından radikal bir çıkışın kapısını açtı. Farklı şekillerde birçok Avrupa ülkesinin desteklediği; Blair’in “Üçüncü Yolu” neoliberal düsturun “yeniye” dair üzerine içi boş övgülerle üzeri kapatılmaya çalışılan pasif bir kabulünden başka bir şey değildi.

Avrupa’da, sosyal refah döneminden kalan tüm parçalar bir bir dökülüyordu, emeklilik sistemine saldırılar, yeni bir büyük çaplı özelleştirme dönemi, eğitimin piyasalaştırılması, AR-GE fonlarının kesilmesi ve etkili sınai politikaların eksikliği. Benzer siyasi tercihler Doğu Avrupa’yı da etkisi altına almıştı.

Ekonomi yönetimi açısından, dönemin iktidardaki sosyal demokrat ve muhafazakâr partilerin politikaları arasında çok minimal farklar vardı. Öyle ki birçok örnekte, özellikle de sendikaların kendilerine daha dostça yaklaşılacağına dair eski kuruntularından kaynaklı kabullenişleriyle, sosyal demokrat ya da merkez sol hükümetler neoliberal projeyi yürütmekte çok daha başarılı oldular. Dış politikalarındaki yönelimleri de geçmişle benzer bir kopuşu içeriyordu (NATO’nun Kosova’yı bombalaması, Irak savaşı ve Afganistan’a askeri müdahalede görüldüğü üzere).

İktidar dönemindeki hatalar

Sosyalist partiler ekoloji sorununu çoğu zaman bir ilke olarak benimsese de neredeyse hiçbir zaman çevreyi ilgilendiren önemli sorunları çözmek için etkili yasalar çıkarmadılar. Bunda Yeşil Partilerin çoğunun ılımlı bir çizgiye gelerek, müttefik seçerken sağ-sol ayırmayı bıraktığı, post-ideolojik yönelimleri ve mevcut üretim biçimiyle mücadeleden vazgeçmeleri de etkili oldu.

Avrupa sosyal demokrasisindeki, kapitalizmin ve neoliberalizmin tüm ilkelerine şerhsiz itaati içeren bu değişim, 1989 yılının yalnızca komünistleri değil tüm ilerici güçleri sarstığını gösterdi. Sosyal demokratlar, II. Dünya Savaşı sonrasındaki karakteristik özellikleri olan reformculuğu, ekonomiye devlet müdahalesini terk etmişti.

Tüm bu köklü değişikliklere rağmen, Avrupa radikal solu içerisindeki birçok parti sosyal demokrat güçlerle ittifak yaptı. Neoliberal rüzgârın, hükümetleri sosyalist bir çizgiye itecek kitlesel toplumsal hareketlerin yokluğunda itirazsız esişi radikal sol partiler açısından olumsuz bir sonuç doğurdu. Antikapitalist sol, en temel ekonomik prensipleri sarsacak herhangi bir toplumsal kazanç elde edemedi; tüm kazanımları dönemsel, zayıf ve hafifletici niteliklerde oldu. Çoğu kez, sıtmaya razı gelerek, uzlaşmayacaklarını vaat ettikleri ekonomik önlemleri desteklemek zorunda kaldılar. Yine de seçim sonuçları her yerde felaket oldu. 2007 başkanlık seçiminde Fransız komünistler yüzde 2’den az oy aldılar, bir sonraki yıl Izquierda Unida yüzde 3,8 ile dibi gördü. İtalya’da komünistler, yüzde 3,1 oy olarak cumhuriyet tarihinde ilk kez parlamentoya giremedi.

İkinci bölüm haftaya.

Categories
Journalism

Ömrünün son yıllarında Marx

Karl Marx’ın 206. doğum gününü kutlarken, Jacobin’in yazarımız Marcello Musto ile Marx’ın Son Yılları kitabı üzerine yaptığı röportajın bir kısmını okurlarımız için derledik.

Nicolas Allen: Kitabınızda yazdığınız, daha çok ömrünün son üç yılını ifade eden “geç dönem Marx” Marksistlerin çok üzerinde durduğu bir dönem değil. Marx’ın ömrünün son yıllarında önemli herhangi bir yapıt yayınlamamış olmasından bağımsız olarak, sizce bu dönem neden görece daha az ilgi çekiyor?

Marcello Musto: Marx hakkında bugüne kadarki hiçbir entelektüel biyografi hayatının son on yılına pek fazla dikkat çekmez, 1872’de Enternasyonal neticelendikten sonra yaptıklarına dair birkaç sayfadan fazla yazan yoktur.

Bu yazarların hepsi, kitaplarının bu çok kısa bölümlerine, jenerik bir “Son on yıl” başlığı atarlar ki bu tesadüf değildir. Marx’a dair biyografik eserlerini iki dünya savaşı arasında, sınırlı sayıda basılmamış elyazmalarına erişimi olan Franz Mehring, Karl Vorlander ve David Riazanov’un bu döneme dair sınırlı ilgisini anlayabilmekle birlikte, bu sarsıcı dönemden sonra yazılmış eserler açısından biraz daha kompleks bir mesele.

Marx’ın en bilinen iki eseri –1844 Elyazmaları ve Alman İdeolojisi– de tamamlanmamış olmakla birlikte ancak 1932’de basılmış ve 1940’ların ikinci yarısında dolaşıma girmiştir. Nazizmin barbarlıklarının yol açtığı derin ıstırap, varoluşçuluk gibi felsefelerin popülerlik kazandığı bir atmosferi yaratan II. Dünya Savaşı, bir anlamda toplumda bireyin varoluş koşullarını konu eden yapıtların büyük önem kazanmasına sebep olduğundan, Marx’ın yabancılaşma ve türsel varlık gibi felsefi fikirlerine yönelik ilgi de arttı. Marx hakkında bu dönemde yazılan biyografiler, zamanın ruhunu yansıtarak Marx’ın erken dönemine gereksiz bir ağırlık veriyordu. 1960 ve 70’lerde Marx’ın fikrini bütünsel anlamda tanıtmayı amaç edinen kitaplar büyük çoğunlukla Marx’ın daha 30 yaşında olduğu, Komünist Manifesto’nun yazıldığı 1843-48 yıllarına odaklanıyor.

Bu bağlamda, yalnızca geç dönem Marx değil, Kapital’in kendisi de aslında önem sırasında geri plana atılıyor. Parisli Marksistlerin, Marx’ın başyapıtı ve on yıllarca süren çalışmasının meyvesi olan Kapital’i umursamayıp 1844 Elyazmaları’nın gizemli havasından ve tamamlanmamış olmasından nasıl büyülendiklerini, liberal sosyolog Raymond Aron D’une Sainte Famille a l’autre (1969) kitabında mükemmel şekilde tasvir ediyor.

Louis Althusser gibi Marx’ın gençliğinin Marksizme dahil edilmemesi gerektiğini savunanların da etkisiyle, “Genç Marx” miti, Marx çalışmaları tarihindeki en temel yanlış anlaşılmalardan biri haline geldi. Marx 1840’ların ilk yarısında önemli gördüğü herhangi bir eser basmadı. Örneğin eğer Marx’ın siyasi fikirlerini anlamak istiyorsak, Alman-Fransız Yıllığı’nda basılan 1844 tarihli dergi makalelerine değil, Enternasyonalde ifade ettiği sorunlara ve yanıtlara bakmamız gerekir. Hatta eğer tamamlanmamış elyazmalarını analiz etmemiz gerekiyorsa, Grundrisse ya da Artı Değer Teorileri, kendisinin 1846’da “farelerin kemirişine terk ettiği” Almanya’da Genç Hegelciliğe yönelik eleştirilerinden çok daha önemlidir. Erken dönem elyazmalarına aşırı anlam yükleme eğilimi Berlin duvarının yıkılışından bu yana değişmedi. Yeni elyazmalarının basılmış olmasına rağmen, güncel biyografik çalışmalar da bu döneme gereğinden fazla atıf yapıyor.

Bu ihmalin bir başka sebebi ise Marx’ın son döneminde yürüttüğü çalışmalarının büyük çoğunluğunun fazla karmaşık gelmesi. Sol Hegelci bir genç öğrenci hakkında yazmak, tek bir dilde yazılmış elyazmalarında ve 1880’lerin başındaki entelektüel heveslerindeki dallanıp budaklanan konulara hâkim olmaya çalışmaktan çok daha kolay ve maalesef bu da Marx’ın katettiği önemli ilerlemelere dair çok daha özenli bir anlayışın önüne geçiyor. Çalışmalarını sürdürmekten vazgeçtiğine ve hayatının son on yılını “ağır bir ıstırap” içerisinde geçirdiğine dair yanlış değerlendirmeler, birçok biyografi yazarı ve akademisyenin, Marx’ın bu dönemde gerçekten ne yaptığını derinlemesine anlayabilmelerinin önüne geçiyor.

Marx’ın geç dönem yazmalarına dair çalışmalar, odağını Avrupai olmayan toplumlara yönelik araştırmalara kaydırdığını ortaya koyuyor. “Batı modeli” dışında da gelişme evreleri olduğunu kabul etmesinden yola çıkarak, Marx’ın yeni bir sayfa açtığını “Avrupamerkezci olmayan bir Marx’a” dönüştüğünü söyleyebilir miyiz? Yoksa bu Marx’ın teorilerinin farklı tarihsel toplumların somut gerçekliğinden sağlamasını yapmadan uygulanamayacağının kendisi tarafından da tasdiki midir?

Marx’ın son dönemindeki araştırmalarında coğrafi konulara dair büyük ilgisinin ardındaki birincil motivasyon, kapitalist üretim biçiminin dinamiklerine dair küresel ölçekte etraflı bir anlayış sunabilme fikri. Kapital birinci cildin ana odağı İngiltere’dir, o yayınlandıktan sonra yazılacak diğer iki cilt için sosyoekonomik araştırmalarını genişletmek ister. Bu sebepten dolayı Marx 1870’te Rusça öğrenmeye karar verir ve sürekli olarak Rusya ve ABD’den kitaplar, istatistikler talep eder. Bu ülkelerdeki ekonomik dönüşümlerin analizinin, kapitalizmin farklı dönem ve bağlamlarda oluşabilecek biçimlerinin anlaşılabilmesi açısından yararlı olduğunu düşünür. Bugünlerde trend haline gelen “Marx ve Avrupamerkezcilik” konusuna dair ikincil kaynaklarda bu son derece kritik mesele görmezden geliniyor.

Marx’ın Avrupalı olmayan toplumlara dair araştırmalarındaki bir başka kritik soru, kapitalizmin komünist toplumun doğuşu açısından mecburi bir önkoşul olup olmadığı ve hangi aşamada uluslararası boyutta geliştirilmesi gerektiğidir. Marx’ın yine son yıllarında öne sürdüğü, tarihi doğrusal olarak okumayan kavrayışlar, farklı ülkeler ve toplumsal bağlamlardaki tarihsel özgünlüklere ve ekonomik siyasi gelişim eşitsizliklerine daha dikkatle bakmaya itti. Marx birbirinden tamamen farklı tarihsel ve coğrafi bağlamlara dair açıklayıcı kategorilere daha şüpheci yaklaşmaya başladı ve “farklı tarihsel bağlamlarda yaşanan birbirine çok benzer olaylar, tamamen ayrı sonuçlar vermiş” diye yazdı. Bu yaklaşım tabii ki Kapital’in bitmemiş ciltlerini tamamlamayı daha da zorlaştırdı ve en önemli eserini tamamlayamayacağını kabul etmek zorunda kaldı. Fakat kesinlikle farklı devrimci fırsatlar açtı.

Bazı yazarların naif yaklaşımlarının aksine, Marx bir anda Avrupamerkezci olduğunu fark edip, siyasi fikirlerini düzeltmek için kendisini yeni konulara yönlendirmedi. Kendi deyimiyle hep “dünya yurttaşı” olageldi, ekonomik ve toplumsal değişiklikleri küresel ölçekte analiz etmeye çalıştı. Kendi çağdaşları gibi o da Avrupa’nın diğer kıtalara nazaran sanayi üretimi ve toplumsal örgütlenme açısından üstünlüğünün farkındaydı fakat bunu hiçbir zaman kalıcı bir faktör ya da mecburi bir şart olarak görmedi. Ve tabii ömrü boyunca da sömürgeciliğe tavizsiz bir düşmanlığı vardı. Tüm bunlar, Marx’ı okumuş birinin rahatlıkla fark edebileceği özellikleri.

Categories
Journalism

Paris Komünü’ne alternatif imkânı

Fransa burjuvazisi hep kendisini kurtarmanın yolunu bulmuştu. 1789’daki devrimden beri refah dönemlerinde işçi sınıfı krizin darbeleriyle boğuşurken zenginleşen onlardı. Ancak 3. Napolyon’un Fransa-Prusya savaşındaki yenilgisi, bu gidişatın değişmesi için bir fırsat yarattı.

Muhafazakâr Partinin toplumsal adaletsizliklere dokunmayıp, savaşın yarattığı yıkımı en az varlıklı kesimin üzerine yığma yaklaşımı, 18 Mart’ta yeni bir devrimi tetikledi. Adolphe Thiers ve ordusunun Versaille’a kaçmaktan başka çaresi kalmadı.

Demokratik meşruiyeti sağlamak için ayaklanmacılar serbest seçimler gerçekleştirmeye karar verdi.

26 Mart’ta Parislilerin çoğu (190 bine 40 bin) ayaklanma sebebini onayladı ve seçilen 85 temsilciden 70’i devrime desteğini açıkladı. 28 Mart’ta yurttaşların kitlesel bir katılımıyla Hotel de Ville önünde düzenlenen şenliklerle, Paris Komünü ismini alan meclisi kutladılar. Ömrü sadece 72 günle sınırlı kalmış olsa da 19. yüzyıl işçi hareketinin en önemli siyasi olayı olarak tarihe geçti ve aylar süren zorlukların yıprattığı kitlelerin umudunu yeniden yeşertti. Yoğun nüfuslu bölgelerde ortaya çıkan komiteler ve gruplar destek verdi, kentin her köşesinde yeni bir dünyanın kuruluşunu planlamak ve komünle dayanışmak için inisiyatifler oluşturdu. En yaygın duygulardan biri bunu başkalarıyla paylaşabilme arzusuydu. Komüne can veren bir liderin ya da birkaç etkili ismin itmesi değildi, kolektif boyutuydu. Kadın erkek bir araya gelerek gönüllülükle bir ortak kurtuluş tasavvurunun peşine düşmüşlerdi. Özyönetim bir ütopya değildi. Esas görev halkın kendisini özgürleştirebilmesiydi.

Yükselen yoksulluğun önüne geçmek için verilen ilk acil hükümlerden ikisi, kira ödemelerini ve 20 franktan az değeri olan eşyaların rehin dükkânlarına bırakılmasının yasaklanmasıydı. Savaş, ekonomi, iç güvenlik, eğitim, çalışma, ticaret, dışişleri, sosyal politikalar ve hazine bakanlıklarının yerine geçecek 9 eş komisyon belirlenmişti.

Boşalan 31 koltuğa dair gerçekleştirilen seçimlerden 3 gün sonra 19 Nisan’da komün birey, fikir, vicdan ve emek özgürlüğü ile “kamusal işlere yurttaşın kalıcı müdahalesini” garanti altına alan bir “Fransız Halkı Beyannamesi”ni yürürlüğe soktu. Paris ve Versailles arasındaki çatışmanın da “yanıltıcı tavizlerle” sonlanamayacağı, halkın “mücadele etme ve kazanmaya” hakkı ve sorumluluğu olduğu bildirildi. Bu metinden daha önemlisi, Komüncülerin siyasi gücün tümden dönüşümü mücadelesinde attıkları somut adımlar oldu. Siyasi yönetimin yalnızca şekline değil doğrudan doğasına ilişkin bir kısım reformlar yürürlüğe kondu. Komün seçilmiş temsilcilerin geri çağrılması ve eylemlerinin tamamının halkın denetimine tabi olmasını, adayları bağlayacak şekilde güvence altına aldı. Hâkimlik makamı dahil tüm kamu kurumları da olası geri çağırma ve daimî denetime tabi oldu. Burada amaç kamusal alanın, profesyonel siyasetçilerin kontrolüne bırakılmasının önüne geçebilmekti. Yürürlüğe konulacak politikalara küçük bir memur grubu değil halk karar verecekti. Ordu ve emniyet güçleri artık toplum yapısından ayrı varolan kurumlar olarak işlemeyecekti. Devlet ve kilise arasındaki ayrım da değiştirilemez bir ilke olmuştu.

Fakat siyasi değişimin tahayyülü bu önlemlerle sınırlı değildi; çok daha derine, köklere iniyordu. Gücün halkın eline geçmesi bürokrasiyi çok küçültmüştü. Toplumsal alan siyasal alana üstün gelerek siyaset artık uzmanlaşılmış bir fonksiyon olmaktan çıkarak sivil toplumun eylemiyle ilerici bir biçimde bütünleşmeliydi. Dolayısıyla kitleler devlete bırakılan fonksiyonları geri almalıydı. Varolan sınıf egemen sistemin yıkılması yeterli değildi, sınıf egemenliği tamamen ortadan kaldırılmalıydı. Tüm bunlar komünün özgür, gerçekten demokratik kuruluşlarının tüm kesimlerinin özgürlüğünü sağladığı birliği olan cumhuriyet tahayyülünü yerine getirebilirdi. Bu da üreticilerin özyönetimi anlamına gelirdi.

Komünün uyguladığı sosyal reformlar, siyasi değişikliklerden çok daha değerliydi. Varlık sebebi, kurucu prensiplerine sadakatinin göstergesi ve geçmiş devrimlerden ayıran temel özelliği de buydu. Komün, sınıfsal anlamı açık olan birden fazla kararı yürürlüğe koydu. Borç ödemelerinin son tarihleri üç yıl ertelendi. Kira ödeyemeyenlerin evlerinden çıkarılmaları yasaklandı ve başını koyacak bir çatısı olmayanlar için boş konutlara el koyulmasına dair bir yasa yürürlüğe kondu. İş saatlerini kısaltmaya dair bir plan üzerine çalışılırken, asgari ücretler insani bir seviyeye çekildi, işçileri cezalandırmak adına yaygın şekilde uygulanan ödeme kesintileri yasaklandı. Fiyatların düşürülmesi ve gıda tedariğinin artırılması için tüm koşullar zorlandı. Toplumun ihtiyacı olan kesimlerine dönük kamusal destekler genişletildi; örneğin, terk edilmiş kadın ve çocuklar için aşevleri açılırken evlilik dışı ilişkilerden doğan çocuklara dönük ayrımcılığı ortadan kaldırmak için tartışmalar yürütüldü.

Tüm komüncüler eğitimin bireysel kurtuluş ve herhangi bir toplumsal siyasal değişim için olmazsa olmaz olduğuna inanıyordu. Okula kayıt olmak, kız ve oğlanlar için ücretsiz ve zorunlu hale getirildi, dinsel tonların yerine seküler, rasyonel ve bilimsel bir eğitim anlayışı geldi. Özel olarak kurulan komisyonlar ve gazete sayfaları, kız çocuklarının eğitimine yatırım yapmanın önemine dair ikna edici argümanlar geliştirdiler. Gerçek bir “kamu hizmeti” olabilmesi için eğitimin “her cinsiyetten çocuklara” eşit fırsatlar sunması gerekiyordu. Dahası, “ırk, millet, din ya da sosyal konumlardan kaynaklanan ayrımlar” yasaklanmalıydı. İlk pratik denemeler bu teorik ilerlemeleri gerçekleştirebildi ve birden fazla mahallede işçi sınıfı ailelerden gelen binlerce çocuk hayatlarında ilk kez okula gitti ve ücretsiz eğitim materyallerine erişti.

Komün ayrıca sosyalist karakterde bir yöntem de benimsedi. Şehirden kaçan patronlara ait atölyeler işçi kooperatif kuruluşlarına verildi. Tiyatrolar ve müzeler ücretsiz hale getirilerek kolektifleştirildi.

Komün, yasama meclisinin onayladığı kararlardan çok daha fazlasıydı. Kentin yeniden tasarlanmasını dahi teşvik etti, barbarlığı ve ayıplanması gereken bir savaşı sembolize ettiği için Vendome sütunu yıkıldı, kimi ibadethaneler sekülerleştirilerek toplum yararına açıldı. Milliyetçi ayrımcılığın önüne geçildi, yabancılar Fransız halkı ile aynı sosyal haklara sahip oldu.

Kadınlar toplumsal düzenin eleştirisinde kritik bir role sahipti. Birçok örnekte, burjuva toplum normlarını aştılar ve ataerkil ailenin değerlerle çelişkili yeni bir kimlik kurarak, ev içi mahremiyetinin ötesine geçerek kamusal alanla ilişkilendiler. “Kadınların Birliği” stratejik toplumsal çatışmaların belirlenmesinde merkezî bir rol oynadı. Kadınlar, ruhsatlı genelevlerin kapatılmasını, kadın ve erkek öğretmenlerin denkliğini sağlarken “eşit işe eşit ücret” sloganı ile evlilikte eşit haklar ve özgür örgütlenmelerinin kurulmasını talep ettiler, sendikalarda kadınlara özgü komisyonlar kurulmasını teşvik ettiler. Mayıs ortasında askerî durum kötüleştiğinde, Versailles Paris kapılarına geldiğinde, kadınlar silaha sarılıp kendi taburlarını kurdular. Birçokları son nefesini barikatlarda verdi.

Categories
Journalism

Tembellik hakkı ve Paul Lafargue’i yeniden keşfetmek

1849 yılında Fransa’nın ileride devlet başkanı olacak Adolphe Thiers, “insana çile çekmek için dünyaya geldiğini öğretmenin” gerekliliğini belirtiyordu. Dönemin birçok ekonomisti, işçilerin yoksulluğunun fedakârlık ruhlarının düşüklüğünden olduğunu ilan ediyordu. Ya yeterince çok çalışmıyorlardı ya da mecburi görülmeyen şeylerin dikkatlerini dağıtmasına izin veriyorlardı.

Lafargue’ın 1880 yılında ortaya çıkardığı ve hemen ardından onlarca dile çevrilen Tembellik Hakkı metnindeki ana hedefi, o dönemde artık sosyalist literatürde üzerine onlarca metin yazılmış olan egemen sınıflar değil, proletarya idi: “kapitalist medeniyetlerin hüküm sürdüğü ülkelerde garip bir delilik işçi sınıfını ele geçirmiş durumda. Bu deliliğin ismi emek aşkı.” Ücretli çalışanlar “çalışma hakkını” –dönemin sosyalist hareketlerinin temel iddiasıyla uyumlu şekilde– devrimci bir prensip olarak görüyordu. “Çalışma inancı” tarafından yozlaştırılmalarına göz yummuşlardı ve bunun sürdükçe de kendilerini vahşileştirdiğini, cehaletlerinin sebebi olduğunu ve bedenlerini deforme ettiğini anlamamışlardı.

Lafargue’ın sunduğu alternatif ise oldukça radikaldi: Kapitalizmin karakteristiğini oluşturan “aşırı çalışmak” dikkatlice düzenlenmeli ve “tembelliğe tat verecek bir çeşniye” dönüşmeliydi. Bir insan fabrikada günde yalnızca üç saat çalışmalıydı. Çalışmanın dayatılan değil, izin verilen bir şey olması gerekiyordu ve emek hareketi “tüm insanların günde üç saatten fazla çalışmasını yasaklayacak delinemez bir yasayı” savunmalıydı. Bunu sağlayacak olan şey ütopya değil teknolojiydi. Sosyalizmde makinelerin işi işçileri gözetlemek, akşam mesaisine bırakmak, tatil günlerini bile işe harcatacak angaryalar üretmek değil, işçiler için özgür zaman yaratmak olmalıydı.

Sermayenin açgözlülüğünün patolojik boyutlara ulaştığı bir çağda, Lafargue’ın yazdıkları, toplumsal örgütlenmemizin önceliklerini yeniden düşünmeye davet ediyor. Tam da bu yüzden olsa gerek, New York Review Books için yeni bir baskısının hazırlanmasından ve ünlü Penguin Yayınevi’nin klasikler serisi için yeniden baskıya gireceğinin duyurulmasından da anlayabileceğimiz üzere, uluslararası bir ilgiye haiz olmuş durumda. Ölçüsüz ve kontrolsüz bir yabancılaşma çağında, Tembellik Hakkı solun üretkenlik inancının yarattığı tüm tahayyül sınırlarını ifşa ediyor ve çağımızda antikapitalizmi yeniden düşünebilmeye dair yeni bir teşvik yaratıyor.

Categories
Journalism

Hayalet şehir Detroit’e yolculuk

Eğer endüstriyel arkeoloji diye bir bilim olsaydı, şüphesiz Detroit incelenen ilk örneği olurdu. Yine de şehrin tarihinde gelişim de pırıltı da bolca bulunabilir. Kutsanmış Motor Şehri on yıllar boyu dünyanın önde gelen otomobil merkeziydi. 1902’de şehir Cadillac’ın doğuşunu kutlarken, bir yıl sonra Henry Ford 1908’de ilk montaj hattı üretimi olan Ford T’nin yapılacağı tesisleri kuruyordu. Aynı yıl General Motors kuruldu, 1925’te de peşine Chrysler. Kısacası, ABD otomotiv endüstrisine dair her şey Detroit’te doğdu.

Motor Şehri

Şehir ilerlemenin kanatları altında büyüdü. 20. yüzyılın ikinci on yılında nüfusu iki katına çıkan Detroit, ülkenin en kalabalık dördüncü merkezi oldu. Şehre akın edenlerin büyük çoğunluğu Güney eyaletlerinden geliyordu, büyük kısmını Afrika kökenli Amerikalıların oluşturduğu bu göç dalgası Amerikan tarihine “ilk büyük göç” olarak geçti.

Genişleme yalnızca dört teker dünyasını etkilemiyordu. Amerika’nın II. Dünya Savaşına girişi, Michigan’ın önde gelen şehrini, Franklin Roosevelt’in deyişiyle “demokrasinin büyük cephanesine” dönüştürüyordu. Kadın erken büyük bir işçi nüfusu şehre akın ederken, Detroit silah sektöründe büyüyor, savaş üretimine diğer tüm Amerikan şehirlerinden daha fazla katkı sağlıyordu. 1945’ten sonra da büyüme devam etti, 1956 itibariyle şehir nüfusu 1 milyon 865 bini buldu. Dönemin ünlü profesörleri ve saygın gazetecileri bu büyümeyi Amerika’da sınıf mücadelesinin sonunun simgesi olarak selamlıyor, işçilerin kitlesel halde orta sınıf seviyesine yükselişini ve bununla gelişen avantajlardan duydukları hoşnutluğu kanıt gösteriyorlardı.

O günden beri köprüden çok sular aktı. Gerileme 1960’larda başladı, 1973 ve 1979 petrol krizleriyle çöküş hızlandı. Bugün Detroit’te ancak 700 bin kişi yaşıyor, tarihinin en düşük nüfus seviyesi, bu düşüş yokuş aşağı gidecek gibi görülüyor. 21. yüzyılın ilk on yılında, şehir nüfusunun dörtte birini kaybetti.

100 Bin Boş Arsa

Şehir sınırları içerisinde yüz binden fazla boş arsa ve terk edilmiş ev var, evlerin çoğu ya harap ya da yaşanamayacak kadar çürümüş durumda. Önümüzdeki yıllarda on bin tanesinin daha yıkılması gerekiyor ancak bunun için gerekli finansman yok. Hakiki bir tenhalık hissi tüm şehri kaplıyor, çoğu blokta ancak bir evin sakini var. Detroit o kadar boş ki bütün bir Boston ya da San Francisco içine sığdırılabilir. Kent yönetimi nüfusu bir arada, belirli bir bölgede tutmaya çalışıyor ve kalan kısmı tarımsal ürün yetiştirmek için dönüştürmeye çalışıyor. Ancak 2008 krizi şehrin durumunu öncesinden bile daha umutsuz hale getirdi.

Sosyal durum, dışsal etkenlerden daha iyi değil. Detroit’te üç kişiden biri, 18 yaş altının ise yarısından fazlası yoksulluk içerisinde yaşıyor. Irk ayrımı hâlâ çok belirgin: nüfusun yüzde sekseninden fazlasını oluşturan Afrika kökenli Amerikalılar şehir merkezlerinde, ‘beyaz’ işçiler içerisinde hâlâ şehri terk etmemiş olanlar ise ya çeperdeki korunaklı banliyölerde ya da büyük dükkânların yakınlarında yaşıyor. Bu da zamanlar değişse bile 1967’de dönemin Amerikan başkanı Lyndon Johnson’ın müdahale için şehre zırhlı araçlar yolladığı, 43 kişinin yaşamını kaybettiği, 7.200 kişinin tutuklandığı ve 2 binden fazla binanın yıkıldığı çatışmaların sonucu şehri savaş alanına çeviren ırkçılığın hâlâ Detroit’te kanlı canlı var olduğunu gösteriyor. Ülkede suç oranının en yüksek olduğu şehir ve kaderin ironisi, kasko fiyatları, otomotiv endüstrisinin doğduğu kentte hiç de iç açıcı değil. Gerçek işsizlik oranları yüzde elliyi geçti ve devasa yatırımlarla anacaddeye inşa edilen kumarhane sadece tek bir şeyi değiştirdi: umutsuz, hayata küstürülmüş ruhların her akşam son dolarlarını ve son kurtuluş umutlarını harcamak için slot makinesi sırasında beklemesi.

Çin’e Hurda Metal

2009’da, krizin sarsıntısı sürerken General Motors ve Chrysler iflas başvurusu yaptı, Ford da ağır hasar almıştı. Büyük üçlüye hem Bush hem de Obama yönetimleri döneminde verilen desteğin toplamı 80 milyar doları bulmuştu. Buna karşılık, işten çıkarmalar, ücret kesintileri, güvencesiz sözleşmeleri içeren “yeniden yapılandırma” süreci genişletilerek, 1994’te General Motors ve Chrysler’e düşük maliyetli parça üretimi için sunulan üretim modelinin de ömrünü uzatmıştı.

Sonuçta, Detroit yalnızca 20. yüzyılın değil, aynı zamanda bugünlerde yaşanan ve yarınlara gebe olan değişimin de tanığı. Yoksulluk ve işsizliği, teknolojik gelişmelerin toplum yararına işlemesinin önüne geçen ekonomik ilişkilerin doğurduğunun da kanıtı. Fabrikaların iş olmadığı için değil, üretimin emek maliyetinin düşük olduğu ve sınıf mücadelesinin görece zayıf olduğu ülkelere kaydırıldığı için boş olduğunun kanıtı.

Kışın Detroit’te akşam erken geliyor. Kimileri çevre yolunda dilenciliğe çıkıyor. Uzaklardan, bir zamanların sanayi bölgesinde yanan ateşler parlıyor. Bir grup genç viran haldeki bir fabrikada, denizyoluyla doğuya taşınacak parçalardan ellerine kalacak döküntüler arıyor. O parçalar, poundu 2,5 dolara gelen metal parçaları, şehirde geçinmeye yarayan tek şey.

Bu metal hurdalar ABD’nin Çin’e en büyük ihracat kalemi ve Detroit dünyadaki diğer bütün şehirlerden daha fazla sahip. Bir zamanlar burada üretilenler şimdi başka bir yerde üretilebilsin diye gemilere yükleniyorlar, daha yüksek kârlar getirecek altyapıların kurulabilmesi için. Fakat kuşkusuz; yeni fabrikalar yeni çelişkiler ve yeni umutlar yaratacaktır.

Categories
Journalism

Karl Marx: Arap halkının kurtuluşundan yana bir anti-kolonyalist

Marcello Musto – Akademisyen

Cezayir’de yaşadığı dönemde, Marx Fransızların istismarlarını, sürdürdükleri provokatif eylemleri, utanmaz kibirlerini ve yerli Arap nüfusun her başkaldırısına karşı intikam alma takıntılarını öfkeyle eleştiriyordu.

“Burada polis tarafından, Arapları ‘itirafa’ zorlamak için aynı İngilizlerin Hindistan’da uyguladığı gibi bir şiddet uygulanıyor.”

“Sömürgecilerin amacı her zaman aynı: yerel kolektif mülkiyeti yok etmek ve onu bedavaya elde ederek satabilecekleri bir nesneye dönüştürmek.”

Marx’ın Mağripte ne işi vardı?

1882 yılının kışında, ömrünün son yılında Marx ağır bir bronşite yakalanmış, doktoru, sıcak bir bölgede dinlenmesini tembih etmişti. Cebelitarık imkân dışıydı çünkü Marx’ın bölgeye girebilmek için pasaporta ihtiyacı vardı ve yurtsuz biri olarak böyle bir imkâna da sahip değildi. Bismarck imparatorluğu karla kaplı olmasının yanında Marx’a kapılarını kapatmıştı, İtalya ihtimalini ise Engels’in şu sözleri özetliyordu: “Tedavi sürecindeki bir hastanın gözetmesi gereken ilk şartlardan biri herhangi bir şekilde polis şiddetinden uzakta olmaktır.”

Marx’ın damadı Paul Lafargue ve Engels hastayı kışın soğuğundan kaçılabilecek bir yer olarak İngilizlerin çokça övdüğü Cezayir’e gitmeye ikna etmişti. Kızı Eleanor’un daha sonra hatırlatacağı üzere, Marx’ı bu olağandışı geziye iten en önemli sebep ise Kapital’i tamamlamaktı.

İngiltere ve Fransa’yı trenle, ardından Akdeniz’i ise tekneyle geçti. Cezayir’de geçirdiği 72 gün, Marx’ın hayatında Avrupa dışında geçirdiği tek vakit oldu. Fakat günler geçtikçe, Marx’ın sağlığı düzelmedi. Çektiği acı da yalnızca fiziksel değildi. Eşinin ölümünden sonra çok yalnız kalmış, Engels’e “büyük Don Kişot gibi, derin melankoli atakları” yaşadığını yazmıştı. Ayrıca sağlık sorunları sebebiyle yoğun entelektüel hareketlilikten de uzak kalmıştı.

Fransız Sömürgecileri Tarafından Özel Mülkiyetle Tanışmanın Etkisi

Pek çok talihsiz gelişme, Marx’ın Cezayir hakikatinin temeline vâkıf olabilmesinin önüne geçmişti ki zaten –birkaç sene önce yoğun ilgisini çeken bir konu olarak– Arapların komünal mülkiyet biçimleri üzerine çalışabilmesinin imkânı da yoktu. 1879’da Marx Rus sosyolog Maksim Kovalevski’nin Komünal Toprak Sahipliği: Sebepleri, Gelişimi ve Gerileyişinin Sonuçları kitabından kimi kısımları not defterine geçiriyordu. Kopya ettikleri, Cezayir’de Fransız sömürgecilerin gelişinden önce kamu mülkiyetine ve sonrasında yaşanan değişimlere dairdi. Marx, Kovalevski’den şu cümleleri defterine almıştı: “Özel toprak sahipliğinin düzenlenmesi –Fransız burjuvasının gözünde– siyasal ve toplumsal düzlemlerde ilerlemenin esas koşuluydu” komünist eğilimleri akla getirebilecek biçimler, hem koloni hem anavatan için tehdit unsuruydu.” Marx’ın ilgisini çeken bir başka analiz “Fransızlar oldukları tüm rejimlerde toprak sahipliğinin yerlilerden sömürgecilere geçişinin peşindeydi. (…) Sömürgecilerin amacı her zaman aynıydı: Yerel kolektif mülkiyeti yok etmek ve onu bedavaya elde ederek satabilecekleri bir nesneye dönüştürmek, bu sayede son aşamada Fransız sömürgecilerinin ele geçirebilmesini kolaylaştırmıştı.”

Cezayir’e dair kanun düzenlemesi, sol cumhuriyetçi Jules Warnier tarafından önerilmiş ve 1873’te onaylanmıştı, Marx Kovalevski’nin iddiasını destekleyerek bu yasanın tek amacının “Yerli nüfusa ait toprağın Avrupalı sömürgeciler ve vurguncular tarafından gasp edilmesi” olduğunu söyleyecekti. Fransızların yüzsüzlüğü ya “doğrudan hırsızlığa” kadar varıyor ya da yerlilerin kullanımına açık olan tüm boş arazilerin “hükümet mülküne” dönüştürülmesi olarak gerçekleşiyordu. Bu süreç bir başka önemli sonucu hayata geçirebilmek için de tasarlanmıştı: Yerli nüfusun direnme tehlikesinin önüne geçebilmek. Yeniden, Kovalevski’nin sözlerini Marx defterine geçiriyordu: “özel mülkiyetin kuruluşu ve Avrupalı sömürgecilerin Arap aşiretlerinin içerisine yerleşmesi, aşiretlerin birlikteliğinin dağılması sürecini hızlandırabilmek için en önemli imkândı. (…) Arapları mülksüzleştirmeyi hedefleyen yasanın iki amacı vardı: 1) Fransızların mümkün olabilecek en fazla toprağa sahip olması ve 2) Güç alabildikleri son damar olan toprakla doğal bağlarının yok edilmesi ve bu sayede aşiretler arasındaki birliğin çözülmesi ile herhangi bir isyan tehdidinin ortadan kaldırılması.”

Marx toprak sahipliğinin bu biçimde özelleştirilmesinin işgalciler açısından yalnızca önemli ekonomik getirileri olmadığını aynı zamanda siyasal bir hedefi de yerine getirdiğini ekler: Bu toplumun temellerini yok edebilmek.

Arap Dünyasındaki Etkileri

1882’nin Şubat’ında Marx Cezayir’deyken yerel The News gazetesinde yeni kurulan sistemin adaletsizliklerini belgeleyen bir makale yayınlanır. Teoride, herhangi bir Fransız vatandaşı o dönemde ülkesini dahi terk etmeden 100 hektardan fazla Cezayir toprağı üzerinde imtiyaz sahibi olabilecek ve bu toprağı 40 bin Franka Cezayirlilere satabilecekti. Gerçekten de yerleşimciler, 20-30 Franka aldıkları her parsel toprağı 300 Franktan sattılar.

Marx sağlık sorunları sebebiyle bu soruna dair çalışamadı. Fakat, Marx’ın yazdığı mektuplardan on altısında (çok daha fazla yazdı ancak bir kısmı kayboldu) Akdeniz’in güney kıyısından pek çok önemli gözlemini yazdı. Bu gözlemlerden en çok öne çıkanlar, Müslümanlar arasındaki toplumsal ilişkileri işleyenlerdi. Arap toplumunun kimi özellikleri Marx’ı derinden etkilemişti. “Gerçek bir Müslümanın gözünde” diye yazıyordu Marx; “şanstan ya da talihsizlikten doğan tesadüfler Muhammed’in evlatlarını ayrıştırmazdı. Toplumsal ilişkilerindeki mutlak eşitliği etkilemezdi. Aksine, ancak yozlaştıklarında bunların farkına varırlardı. Siyasetçileri aynı hassasiyeti hissederek bu mutlak eşitliği sağlamaya çalışırlardı. Ancak devrimci bir hareket ortaya çıkmazsa ya yok olacaklar ya da tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolacaklar.”

Bu mektuplarında, Marx Avrupalıların şiddetli suistimallerine ve kesintisiz provokasyonlarına, “düşük ırktan” gördükleri ile karşı karşıya geldiklerinde ortaya çıkan yüzsüz kibirlerine ve küstahlıklarına, herhangi bir isyanla karşılaştıklarında ortaya çıkan, Kenanlı Molok’u hatırlatan ürkütücü intikam takıntılarına ağır ve küçümseyici ifadelerle saldırıyordu. Ayrıca sömürgeci işgalin karşılaştırmalı tarihi içinde “İngilizlerin ve Hollandalıların Fransızları geçtiklerini” de vurguluyordu. Cezayir özelinde, Engels’e yazdığı mektupta düzenli olarak görüştüğü ilerici bir yargıç olan Ferme’nin “Arapların ağzından itiraf alabilmek için polis tarafından (İngilizlerin Hindistan’da yaptığı gibi) özel bir işkence türü uyguladıklarını” gözlemlediğini aktarıyordu. Ferme Marx’a “örneğin bir Arap grubu cinayet işlediğinde, genelde ortada bir hırsızlık vardır ve mağdur yerleşimci aile faillerin yargılanıp infaz edilmesini zararlarının tazmini için yeterli görmez. Yarım düzine masum Arap’ın da infaz edilmesini talep eder. (…) Avrupalı bir sömürgeci ister yerleşim için ister iş için olsun, ‘düşük ırktan’ gördükleri arasına girdiğinde genelde kendisini kraldan bile daha katı bir otorite olarak görür.”

Mısır’da İngiliz Sömürgeciliğine Karşı

Hemen birkaç ay sonra Marx bu kez de Mısır’daki İngiliz varlığını hedef alır. Birleşik Krallık askerlerinin başlattığı 1882 savaşı, 1879’da başlayan Urabî isyanını sonlandırmış ve İngilizlere Mısır’da hamilik sağlamıştı. Marx, bağımsız bir sınıf pozisyonu alamayan ilericilere öfkelenmiş ve işçilerin devletin söylevlerine ve kurumlarına karşı durmaya mecbur olduğunu vurgulamıştı.

Marx’ın “İngiliz parlamenterlerin en iyisi” olarak gördüğü, İşbirliği Kongresi başkanı ve milletvekili Joseph Cowen’in Mısır’da İngiliz işgalini meşrulaştırmasını, Alman filozof kesin bir dille kınamıştı.

Bununla da kalmayarak, Britanya hükümetini paylamayı da unutmamıştı: “Müthiş! Hatta, Hıristiyan ikiyüzlülüğünü gösterme açısından Mısır’ın ‘fethinden’ daha küstah bir örnek olamazdı: Barışın ortasında bir fetih!” Fakat Cowen, 8 Ocak 1883’te Newcastle’de yaptığı bir konuşmada, Britanya’nın “kahramanlığına”, “ordunun yürüyüşünün büyüsüne” duyduğu hayranlığı ifade ediyor, “Atlantik ve Hint Okyanusu arasında tahkim edilmiş saldırı cephelerini, Delta’dan Ümit Burnu’na Uzanan Afrika Britanya İmparatorluğunu” düşündükçe sırıtmadan edemediğini belirtiyordu. Bu “sorumluluk” ve “milli çıkarın” şekillendirdiği “İngiliz tarzıydı”. Marx, Cowen’i “tarihsel misyonlarına hizmet edecek sorumluluklar almaya devam ederken öbür yandan boş yere itiraz eden zavallı İngiliz burjuvalarının” tipik bir örneği olarak görüyordu.

Marx Avrupa dışı toplumlara dair derin araştırmalara girişmiş ve kolonyalizmin tahribatına karşı duruşunu gizlememişti. Kimi liberal akademik çevrelerde bu dönemde çok moda olan yöntemsel şüpheciliğe karşın, aksini düşünmek hata olur.

Marx hayatı boyunca uluslararası politikadaki önemli gelişmeleri takip etmişti ve yazmalarından, mektuplarından da görebileceğimiz üzere 1880’lerde İngilizlerin Mısır ve Hindistan’daki sömürgeci zulmüne de Cezayir’de Fransız kolonyalizmine de karşı duruşunu açıkça ifade etmişti. Ne Avrupa merkezciydi ne de yalnızca sınıf mücadelesine odaklanmıştı. Marx yeni siyasi çelişkilerin ve çevre coğrafyaların, kapitalist sisteme dair süregiden eleştirileri için temel önemde olduğunu düşünüyordu. Daha da önemlisi, ezenlere karşı hep ezilenlerden yana olmuştu.