Categories
Journalism

Potosi Madenleri: Bir avrupa sömürgeciliği hikâyesi

Marcello Musto – Akademisyen 

Bolivya Potosi’nin zenginliği Avrupa tarafından ilk olarak 1545 yılında, bir grup İspanyol istilacının yeraltı zenginliklerinden istifade etmek için bölgeye yerleşmesiyle fark edildi. Şehir çok kısa sürede büyüyerek 160 bin nüfusa kavuştuğunda ne Paris ne Roma ne Londra ne de Sevilla’da bu kadar insan yaşıyordu.

Şehrin ünü tüm dünyayı dolaştı. Latin Amerika’dan İspanya’ya bir köprü inşa edecek miktarda, yaklaşık 50 bin ton gümüş şehrin damarlarından çıkarıldı.

Dünyanın en büyük gümüş madenine sahip Potosi’den devasa parçalar halinde çıkarılan metaller lamaların sırtında Şili limanına taşınıyor, oradan da İspanyol savaş gemileriyle kıtayı terk ediyordu. Yerli halk köleleştirilmişti fakat insanlık dışı koşullar on binlercesini öldürmeye başlayınca, sömürgeciler Afrika’dan 30 binden fazla köle “ithal etti.” Avrupa “medeniyeti” yağma ve soykırım diye okunuyordu.

İNSAN YİYEN DAĞ 

Potosi sokaklarına girdiğinizde, 4.800 metre yüksekliğindeki Cerro Rico –insan yiyen– dağını fark etmemeniz mümkün değildir. Etkileyici hacmi, kızıl ve çiçek bozuğunu andıran pütürlü yüzeyini dolaşan kamyon ve insan siluetleri, bir yandan dağı bozup bozup yeniden kurarken bir yandan da aşağıya değerli madenlerini taşır.

İşçilerin yoğunlukla yaşadığı bölge şehrin yukarı kısmıdır. Yaklaşık 6 bin madenci dağın tepesinin yakınlarına kurdukları çadırlarında, hâlâ tükenmemiş olan gümüş, bakır, çinko ve kurşun madenlerinin üzerinde uyurlar. Aletlerinin kabalığına rağmen birer zanaatkâr gibi çalışırlar. Onlarınki dünyanın en korkunç mesleklerinden biridir, yalnızca yorucu değil ölümcüldür de. Hiçbir güvenliği olmadığı için bir anda da ölebilirler, “Zengin Dağın” ağzında verdikleri her nefesle silikoza yaklaşarak zaman içinde de.

Kadınlar, dağın derinliklerinde iyi karşılanmaz. Ancak palliralar, yani vefat eden madencilerin eşleri, zaman zaman madenlere girip çıkan kamyonlardan düşen taşları toplayarak geçimlerini sağlama hakkına sahiptir. İşçilerle birlikte pazara gider, günlük ihtiyaçlarını, özellikle de o yükseklikte tüm gün çalışmak için elzem olan koka yapraklarını, nefes almaya yardımcı olan okaliptüslü sarma sigaralarını ve ağır çalışma koşullarına dayanabilmek için molalarda tükettikleri saf alkolü (96°) satın alırlar.

CEHENNEMİN KAPILARI  

Dışarıdaki ağır sıcaklara rağmen birkaç yüz metre sonra hava sıfırın altına düşer. Kimi yerlerde sarkıtlar yolculuğu zorlaştırırken, bazı yerlerde ise su dizlere kadar derinleşir ve işçilerin botlarına dolabilir. Diz üstünde ilerlemeye mecbur kalınan kısımlar gibi. Kask lambasının titreyen ışığından başka her şey kapkaranlık ve derin bir sessizlik halindedir. Bu sessizlik bir anda bir tondan fazla mineralli toprak taşıyan bir el arabasının gürültüsü ile bozulabilir. Tekerlekleri yıllar geçtikçe işlevini yitirdiği için genellikle sürüklene sürüklene götürülen el arabaları. Bu sürüme işlemi dikkat gerektirir, el arabasına yer açmak için kimi zaman duvarlara yapışarak ilerlenir.

İlerledikçe, sıcaklık bir anda 40 dereceyi bulur ve bu hızlı geçiş işkence çektirir. Zemin artık ıslak değil sıcaktan kavrulmuştur ve hava oksijensizlikten basmaya başlar. Her yeri toz kaplar; boğazı, ciğerleri ve gözleri. Birkaç on metre daha ilerleyerek yolun sonuna, uğultuların arasına karışmanız gerekir. Burada en zor işi yapanlar, yani sondajcılar çalışır; duvarları el yapımı dinamitlerle patlatırlar. En korkunç şartlarda, neredeyse çıplak biçimde çalışırlar. Kimileri cehennemin ilk katına, 240 metre aşağıya inerek vücutlarının ancak sığdığı tünellerden kafalarını çıkararak, haftalık ücretlerini karşılayacak kadar çinko, teneke ya da kurşun ararlar.

Yolculuğun dönüşü uzun sürer. Uzaklarda bir ışığın parıltısını gördüğünüzde, hayata döndüğünüzü düşünürsünüz. Güneş ışığını ve sıcaklığını paylaşırken, diğer minerolar içeri girmek için sıradadır. Nazik fakat yorgunluktan keskinleşmiş yüzlerine bakarken, on yıllar boyunca her günü bu cehennemde geçirmenin nasıl mümkün olduğunu düşünmekten kendinizi alamazsınız.

YARI-SÖMÜRGE EKONOMİ 

Son birkaç on yılda, Bolivyalı madencilerin sayısı dikkate değer bir biçimde azaldı. Şu an aktif çalışan nüfusun yalnızca yüzde 1,5’ini oluşturuyorlar. Fakat ülke ihracatının yüzde 25’ini oluşturuyorlar ve nakliyatında, makine inşasında ve ticaretinde toplam 300 bin kişi çalışıyor. Her ne kadar Bolivya dünyanın en büyük yedinci gümüş ve kurşun ihracatçısı olsa da ekonomisi hâlâ yeterli bir geçim yolu sunmuyor. Madencilerin yüzde 90’ı küçük kooperatiflere çalışsa da hâlâ kurşunun yüzde 85’ini, çinkonun yüzde 80’ini ve gümüşün yüzde 75’ini satın aldıkları için, sektör yabancı çokuluslu şirketlerin hâkimiyetinde.

Bu durum maden araştırmalarında herhangi bir gelişme de sağlamadı; bugün kullanılan madenlerin neredeyse hepsi sömürge dönemiyle tıpatıp aynı durumda. Altyapıda da herhangi bir değişiklik yok, mineraller hâlâ 1892 yılından kalma antik raylı sistem tarafından taşınıyor. Ulusal egemenliğin getirdiği ilerlemeler ise yeterli değil: Bolivya kurşun ve gümüşün yalnızca küçük bir kısmını arıtabiliyor, çinkoya ise dokunamıyor bile. Dolayısıyla yalnızca sektöre hâkim olan aynı çokuluslu şirketlerin merkezleri olan ülkelere hammadde ihracatı ile yetinmek zorunda kalıyorlar. Milyon dolarların kazanıldığı bir piyasada ancak metelikler geride kalıyor. Yabancı şirketler ise yalnızca yüzde 8 vergi ödüyor; geçmişte kamuya ait Comibol’un ödediği yüzde 56’dan çok daha aşağısını.

Bu gerçekliğin karşısında, doğaya verdiği zarar ve yenilenemeyen kaynakların gaspı düşünüldüğünde, Bolivya’nın kamulaştırma yoluna gideceğini umut ediyoruz. Yarı-sömürge ekonomisine son verebilmek ve onun yerine yerli toplulukların taleplerine saygılı, ekolojik olarak sürdürülebilir bir modernleşme sürecine geçebilmek için.

Categories
Journalism

Marx ve teknokrat hükümetlerin eleştirisi

İlgi duyduğu onlarca konunun yanında, Marx’ın teknokrasinin –siyasi partilerden bağımsız, sözde uzmanlar tarafından yönetilen hükümetler– eleştirisine de ilgi duyduğu çok bilinmez. Zamanının en kapsamlı günlük gazetelerinden New York Tribune yazarı olarak, tarihteki ilk teknokrat hükümete yol açan siyasal ve kurumsal gelişmeleri gözlemlemişti: 1852 yılının Aralık ayından 1855’in Ocak’ına kadar süren Aberdeen Kontu hükümeti.

Marx’ın konu hakkındaki değerlendirmeleri, gözlem kabiliyeti ve iğnemeleri ile öne çıkıyordu. Times, yaşanan gelişmeleri “parti ruhunun dünyayı terk ettiği ve dehanın, tecrübenin, sanayinin ve yurtseverliğin hükümet etmek için yegâne kabiliyetler olduğunun” işareti olarak kutluyordu. Londra merkezli gazete, “her fikirden insanın” yeni hükümetin ardında yürümeye çağırıyordu çünkü “hükümetin prensipleri evrensel uzlaşı ve dayanışmayı buyuruyordu.” Benzer argümanlar, geçtiğimiz yıllarda da eski bankacılar -Yunanistan’da Lucas Papademos ve İtalya’da Draghi- başbakan olduğunda da söylenmişti. Kutlamalar 1852 yılının Times gazetesindeki gibiydi. Tüm muhafazakâr ve liberal yayın organları, hatta ortanın solundakiler dahi ekonominin içinden gelen “kurtarıcıların” sol sağ ayrımı gütmeden “siyasete” karşı başlattığı kutlu savaşa katılmıştı. Bugün benzer bir anti-siyasi argüman, sağın yükselen iki aktörünü desteklemek için kullanılıyor: Javier Milei ve cumhuriyetçi Vivek Ramaswamy -Arjantin ve ABD’de gerçekleşecek başkanlık seçimlerinin adayları.

1853 tarihli Miadı Dolmuş Bir Yönetim: Koalisyon Hükümetinin Görünümü başlıklı makalesinde, Marx Times’in yaklaşımıyla alay ediyordu. Britanya gazetesinin son derece modern ve büyüleyici bulduğu şey, onun için düpedüz saçmalıktı. Times’in “tamamen yeni, genç ve gelecek vaat eden aktörlerden teşekkül bir hükümet” nitelemeleriyle Marx şu sözlerle eğleniyordu: “Dünya, Büyük Britanya tarihindeki yeni çağın, geçtiğimiz yüzyılın sonundan beri neredeyse her hükümetle çalışmış, tarihi geçmiş, hem yaştan hem de yorgunluktan iki kere ölmüş ve yapay bedenlerde yeniden diriltilmiş seksenlik bürokratlar tarafından açıldığını öğrendiğinde kesinlikle şaşkına dönecek.” Hükümet içindeki isimler kadar, ürettikleri politikalarla ilgili de eleştirileri vardı: “Bize parti savaşlarının ortadan kalkacağını vaat ettiler, hayır hatta partilerin bile.” diyordu Marx; “O zaman Times niye var?”

Bu soru, maalesef sermayenin emek üzerindeki hâkimiyetinin, en az 19. yüzyılda olduğu kadar vahşileştiği bugün için de son derece güncel. Kapitalizmi önceki üretim biçimlerinden farklı kılan, ekonomi ve siyaset arasındaki ayrım zirveye çıkmış durumda. Ekonomi yalnızca siyaseti domine etmekle kalmıyor, gündemini belirliyor, kararlarını şekillendiriyor, fakat yargısından ve demokratik denetiminden bağımsız kalıyor. Öyle ki artık hükümet değişse dahi ekonomi ve sosyal politikaların aynı kalabildiği örneklere tanıklık ediyoruz. Değişmez kanunlara dönüştürüldüler.

EKONOMİNİN ÇEHRESİNİ SİYASALLAŞTIRMA MANEVRASI 

Geçtiğimiz otuz yılda, karar alma gücü siyasetten piyasaya geçti. Parti politikası odaklı yasama biçimleri, apolitik uzmanlık maskesi altında son derece ideolojik, politik ve gerici nitelikteki ekonomik buyruklara dönüştü. Siyasetin bu aygıtlarının, değişimden azade bir alan olarak inşa edilen ekonomiye çekilmesi, bu çağın demokrasisinin karşısındaki en büyük tehdit. Asimetrik seçim yasalarıyla çoktan temsil yetkisini kaybetmiş, yasama ile yürütme arasındaki ilişkinin otorite yanlısı değişimlere uğradığı ulusal meclislerin iktidarları da “piyasaya” devredilmiş durumda. Standard & Poor’s derecelendirmeleri, Wall Street indeksi ve marj -günümüz toplumunun mega fetişleri- halkın iradesinin yanında mukayese edilemeyecek kadar fazla ağırlığa sahip. Siyasi iktidarlar ekonomiye en fazla “müdahale” edebilir (kimi dönemlerde egemen sınıflar kapitalizmin yıkıcı anarşisini ve şiddetli krizlerini yatıştırma ihtiyacı duyar) fakat onun kurallarını ve en temel tercihlerini sorgulayamaz.

“Teknokrasi” –ya da söylendiği üzere “en iyilerin hükümeti”, “en yeteneklilerin iktidarı”– kavramının yarattığı yanılsamanın ardında, siyasetin askıya alınması olduğunu görebiliriz. Bu fenomen, Avrupa’da birden fazla kez ortaya çıktı. Geçtiğimiz yıllarda, siyasi krizlerde hemen erken seçime gidilmemesi, yönetimin ekonomiye devredilmesi gerekliliği tartışıldı. Nisan 1853 tarihli, “Hükümetin başarıları” başlıklı makalesinde, Marx (teknokratik) koalisyon hükümetinin siyasette zayıflığı temsil ettiğini” yazıyordu. Hükümetler artık hangi ekonomik tercihlere yönelineceğini tartışmıyordu. Artık baskın ekonomik yönelimler hükümetleri doğuruyordu.

NEOLİBERAL DÜSTURA KARŞI  

Geçtiğimiz yıllarda, Avrupa’da neoliberal düstur, piyasaların “özgüveninin” geri getirebilmek için acele şekilde “yapısal reformlar” sürecine gidilmesi gerektiğini savunuyordu, bugün artık bu kavram, “toplumsal yok oluş” ile eşanlamda kullanılıyor. Bir başka deyişle, ücret kesintileri, işe alma ve çıkarmada işçilerin haklarının gaspedilmesi, emeklilik yaşının artırılması ve makro özelleştirmeler. Ekonomik krizlerin en büyük sorumluları olan ekonomi kuruluşlarından gelen aktörlerin başında olduğu bu yeni “teknokratik hükümetler” bu yolu takip ettiler; bunu “ülkenin iyiliği için” “gelecek nesillerin refahı için” yaptıklarını iddia ettiler. Dahası ekonomik baskılarla ve ana akım medyanın da yardımıyla, bu koroda uyumsuz ses çıkaranları susturmaya çalıştılar.

Eğer sol siyaset alanından kaybolmayacaksa, en acil ve güncel sorunlara yönelik radikal politikalar önerme cesaretine de sahip olmalı. Toplumsal dönüşüm ve zenginliğin bölüşümü konularında politika üretebilecek olan son kişiler teknokratlar. Ayrıca son derece de siyasiler, söylemeye gerek yok, tabii ki son derece muhafazakârlar.

Çevirmen: Yunus Emre Ceren 

Categories
Journalism

Birinci Enternasyonal ve güncel önemi

Kökenleri

1864’teki ilk toplantısının ardından İşçilerin Enternasyonal Birliğinin (daha bilinen ismiyle Birinci Enternasyonal) yarattığı heyecan çok hızlı şekilde Avrupa’nın tamamına yayıldı. Sınıf mücadelesini ortak bir amaç haline getirdi ve yüz binlerce kadın ve erkeğe sömürüye karşı mücadele ilhamı oldu. Enternasyonal sayesinde, işçiler kapitalist üretim ilişkilerinin mekanizmasına dair daha açık bir kavrayış geliştirirken, kendi güçlerinin daha fazlasına vardılar ve hakları için yeni ve daha ileri mücadele biçimleri geliştirdiler.

Kurulduğunda, Enternasyonal’in temel itici gücünü liderlerinin ağırlıkla ekonomik sorunlara yoğunlaştığı Britanya sendikacılığı oluşturuyordu. İşçilerin şartlarını düzeltmek için mücadele etmesine ediyorlardı fakat kapitalizmi sorunsallaştırmıyorlardı. Enternasyonali de öncelikle grev süreçlerinde başka ülkelerden işçi ithâlâtının önüne geçmek için kurdular. Enternasyonal içerisindeki en önemli ikinci grup ise uzun süredir Fransa’da baskın olan yararcılardı. Pierre-Joseph Proudhon’un teorileriyle hareket eden bu grup, işçi sınıfının siyaset içerisinde yer almasına da grevin bir mücadele aygıtı olmasına da karşıydı. Bir de komünistler vardı; ütopik fikirlerden ilham alan bir grup işçi ve belli belirsiz demokratik fikirleri olan sürgün aydınlar. Başlangıçta, Enternasyonal farklı siyasi geleneklerin bir arada bulunduğu, çoğunluğu devrimci değil reformist bir örgütlenmeydi.

Teoriler ve Mücadeleler

19. Yüzyılda 60’ların sonu ve 70’lerin başı Avrupa’da toplumsal çelişkilerin yaygınlaştığı bir dönemdi. Protesto eylemlerine dahil olan birçok işçi, Enternayonal ile iletişime geçiyor, örgütün şanı hızla yayılıyordu. 1866’dan itibaren grevler birçok ülkeye yayılarak yeni ve önemli bir mücadele biçiminin temeli haline geldi. Çelişkilerin çoğunda senaryo aynıydı: başka ülkelerde dost işçiler grevcilere destek için fon oluşturuyor ve kendilerini endüstriyel askerlere çevirecek çalışma şartlarını reddediyorlardı. Sonuç olarak, patronlar grevcilerin birçok talebini kabul etmek zorunda kalıyorlardı.

Farklı uluslardan, dillerden ve siyasi kültürlerden gelmenin yarattığı tüm sorunlara rağmen, Enternasyonal çok sayıda örgütlenmenin ve kendiliğinden mücadelelerin koordinasyonu ve birliğini sağlıyordu. En önemli başarısı ise sınıf dayanışmasının ve enternasyonal birliğin kritik önemini gösterebilmesi oldu.

Enternasyonal aynı zamanda emek hareketindeki en ünlü tartışmaların da ilk ev sahibi oldu. Bunlar içerisinde: sendikaların vazgeçilemez yararları; toprak ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması; seçimlere işçi sınıfının bağımsız partileriyle katılımı, kadınların özgürleştirilmesi ve savaşın kapitalist sistemin kaçınılmaz sonucu olarak kavramsallaştırılması vardı. Enternasyonal Avrupa dışına da yayıldı, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’ne.

Enternasyonalin en dikkate değer dönemi, Paris Komününün kuruluşuna rastladı. 1871’de Fransa-Prusya savaşının ardından, Parisli işçiler burjuva hükümetine karşı harekete geçip şehri ele geçirdiler. Dolayısıyla Enternasyonal bu fırtınanın merkezinde olduğu için de muazzam bir popülariteye sahip oldu. Tabii kapitalistler ve orta sınıflar için kurulu düzen karşısında büyük bir tehdit olarak görülürken, işçiler için sömürüsüz ve adil bir dünya umudunu besliyordu. Emek hareketi müthiş bir canlılık kazandı ve her yerde görünür oldu. Paris ayaklanması işçi hareketini alevlendirirerek, daha radikal tutum alma ve militanlaşmalarını sağladı.

Dolayısıyla Enternasyonalin baştaki kuruluşu, aynı temel misyonu gibi demode hale gelmişti. Artık görev Avrupa çapında grevler için kitlesel destek örgütlemek, sendikaların yararını, toprak ve üretim araçlarının kamulaştırılmasını anlatan kongreler düzenlemek değildi. Paris Komününden sonra, işçi hareketleri için asıl sorun, kapitalist üretim biçiminin sonlandırılması ve burjuva dünyasına ait kurumların yıkılması için nasıl örgütlenileceği idi.

Dün ve Bugün

Birinci Enternasyonalin öneminin yeniden keşfi çok farklı bir bağlamda oldu. O dönemin umutlarını kendi dönemimizin güvensizliklerinden ayıran boşluk, neoliberal rekabetçiliğin ve şirketleşmenin yarattığı ideolojik itaat ve bireycilik döneminde Enternasyonal çağının dayanışmacı ve sistemsiz ruhuna özlemi yarattı.

Emek dünyası dönemsel bir yenilgi yaşadı ve sol hâlâ derin bir krizin ortasında. Neoliberal politikalarla geçen uzun bir dönemin ardından işçilerin mücadele ettiği ve önemli kazanımlar elde ettiği sistem, 19. Yüzyıldakine benzer bir versiyonuna dönüştü. Geçmişteki ilerici anlamını kaybetmiş olan emek piyasası “reformları” her geçen yıl yeni “esneklikler” ve daha kolay son verme biçimleri icat ederek daha derin eşitsizlikler yarattı. Sovyet blokunun çökmesinin ardından birbirinden farklı büyük siyasal ve ekonomik dönüşümler üst üste geldi: küreselleşmenin yarattığı toplumsal değişimler, var olan üretim biçiminin çıktısı olan ekolojik felaketler ve varlıklı sömürücü azınlık ile yoksullaşmış çoğunluk arasındaki giderek büyüyen uçurum, kapitalizmin (2008’de başlayan) en büyük ekonomik krizlerinden birisi, ırkçılık ve şovenizm, COVID-19 pandemisi ve her yere yayılan savaş rüzgârları.

Böyle bir bağlamda sınıf dayanışması her zamankinden daha vazgeçilmez durumda. Marx’ın kendisi işçi sınıfının yerlisi ile göçmeniyle (ki daha fazla ayrımcılığa uğruyorlar) karşı karşıya gelmesi egemen sınıfların hâkimiyetinin en temel unsuru.

Toplumsal çelişkileri örgütlemenin yeni yolları, 150 yıl önceki formları şu an kullanamayacağımıza göre, siyasi partilerin ve sendikaların yeniden icat edilmesi ile mümkün. Fakat işçilerin sömürülenlerin ortak cephesinde örgütlenmediği sürece yenileceğine dair Enternasyonalin tarihsel dersi hâlâ geçerli. Bu olmadan, ufukta gözüken tek senaryo yoksulların kendi arasındaki savaş ve bireyler arasındaki dizginsiz rekabet.

 

Çeviren: Yusuf Tuna Koç

Categories
Journalism

Kapitalizmi anlamanın anahtarı

Yabancılaşma, 20. yüzyılın en önemli ve en çok tartışılan konularından biriydi ve Marx’ın kavramsallaştırması bunda kilit bir rol oynadı. Yine de tahmin edilenin aksine yabancılaşma teorisinin kendisi çizgisel bir ilerlemeyle gelişmedi, Marx’ın yabancılaşma kavramı üzerine düşüncelerini içeren, öncesinde bilinmeyen metinlerinin basılması teorinin dönüşümündeki önemli moment oldu ve bu şekilde küresel düzeyde popülerleşti.

1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmalarındaki “yabancılaşmış emek” kategorisiyle Marx yalnızca yabancılaşma sorununu felsefe din ve siyaset alanlarından meta üretiminin ekonomisine doğru genişletmemiş, aynı zamanda ekonomiyi diğerlerini anlamanın ve üstesinden gelmenin öncülü haline getirmişti. Fakat yine de 1844’teki kavramsallaştırma henüz 26 yaşında yazılmış, yabancılaşmanın başlangıç ve taslak seviyesinde bir teorizasyonuydu. 1850 ve 1860’lardaki ekonomi yazılarında ise Marx’ın yabancılaşma konusundaki fikirleri erken felsefi el yazmalarına kıyasla çok daha geniş kapsamlı ve detaylıdır.

YABANCILAŞMA KAVRAMININ UZUN YÖRÜNGESİ

Yabancılaşmanın sistematik olarak ilk tariflenişi Hegel’in Ruhun Fenomenolojisi (1807) eserinde, ruhun nesnellik boyutunda kendinden farklı bir şeye dönüşmesini açıklamak için Entrausserung (kendini dışsallaştırma) Entfremdung (yabancılaşma/uzaklaşma) ve Vergegenständlichung (nesne haline getirme) kavramlarını kullanmasıyla olmuştur.

Yabancılaşma felsefe dünyasında zamanla unutulmuş, 19. yüzyılın hiçbir önemli düşünürü bu kavrama dikkat vermemişti. Marx bile yaşadığı dönemde basılan eserlerinde kavramı nadiren kullanmış, yabancılaşma üzerine tartışmalar İkinci Enternasyonal dönemi Marksizminde kendine hiç yer bulamamıştı.

Fakat bu dönemde kimi düşünürler daha sonra yabancılaşma ile ilişkilendirilecek kavramlar geliştirdiler. Emile Durkheim Toplumsal İşbölümü ve İntihar eserlerinde toplumsal iş bölümünde sosyal uyumu güvence altına alan normların büyük bir genişleme sonucu krize girdiği anda ortaya çıkan fenomenleri açıklamak için geliştirdiği “anomi” (dışlanmışlık) kavramı bunun bir örneği. Max Weber, Ekonomi ve Toplum kitabında toplumdaki “bürokratikleşme” ve insan ilişkilerindeki “rasyonel hesaplama” fenomenlerini kapitalizmin temelleri olarak düşünmüştür. Fakat bu yazarlar insan ilişkilerinin engellenemez eğilimlerini tarif ettiklerini düşünüyorlardı ve bunun temelinde verili toplumsal ve siyasal düzeni geliştirme niyetiyle yönlendirilmiş fikirler vardı, var olanı başka bir taneyle değiştirmek değil.

Yabancılaşmanın yeniden keşfi, Gyorgy Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci eserinde, emek sürecinin insanı nesnel ve bağımsız bir şey olmaktan çıkararak dışsal, kendiliğinden yasalar içerisinde domine etmesi olgusunu açıklamak için “şeyleşme” kavramını geliştirmesiyle mümkün olmuştur. Kavramın yaygınlaşmasında belirleyici olan, 1932 yılında Marx’ın gençliğinde yazdığı 1844 El Yazmalarının ilk defa yayınlanması ile emek üretiminin emeğin karşısında “yabancı, üretenden bağımsız bir güç” haline gelmesi olgusunu açıklayan bir tanım olarak yabancılaşma kavramıyla karşılaşırız. Hegel’in aksine Marx için yabancılaşma nesneleştirme ile bağlantılandırılabilecek bir kavram değil, ekonominin belli bir formundaki özel bir olgudur: bu da ücretli emeğin ve emek ürününün üreticiye yabancı nesnelere dönüşüüdür. Hegel yabancılaşmayı emeğin ontolojik tezahürü olarak sunarken, Marx üretimin spesifik bir döneminin, kapitalizmin karakteristiği olarak düşündü.

İkinci dünya savaşından sonra yabancılaşma hem felsefede hem de anlatıya dayalı edebiyatta, Fransız varoluşçuların etkisiyle sık başvurulan bir tema haline geldi. Fakat bu dönemde insanın toplumdan kopuşunu, bireysellikle tecrübe dünyası arasında bir ayrımı, aşılamaz bir insanlık halini ifade ediyordu. Herbert Marcuse de yabancılaşmayı kapitalist üretim ilişkilerinin bir tezahürü olarak değil, nesnelleştirme olarak tanımlamıştı. Eros ve Uygarlık eserinde Marx ile arasına mesafe koyarak insanın kurtuluşunun ancak emeğin ilgasıyla -özgürleştirilmesiyle değil- ve sosyal ilişkilerde oyun ve libidonun olumlanmasıyla gerçekleşebileceğini savunuyordu.

YABANCILAŞMA KAVRAMININ KARŞI KONULAMAZ BÜYÜSÜ

Bir on yıl sonra kavram Kuzey Amerikan sosyolojisinin dağarcığına da girdi. Ana akım sosyologlar yabancılaşmayı toplumsal ilişkilerin değil, insanın bireysel bir sorunu olarak görüp tedavisinin merkezine de toplumu değiştirmeye dönük kolektif pratiği değil var olan düzene bireysel uyum sağlama kapasitesini koydular. Marksist gelenekte yabancılaşma kavramı kapitalist üretim biçimine dönük kimi keskin eleştirilere katkı verse de sosyolojideki kurumsallaştırması kavramı toplumsal normlara dönük bireysel bir uyum sorunu haline getirdi.
1960’larda ise yabancılaşma teorilerine ciddi bir rağbet başladı ve kavramın zamanın ruhunu mükemmel şekilde yansıttığı düşünüldü. Guy Debord’un Gösteri Toplumu yabancılaşma teorisini fikri üretimin eleştirisiyle bağdaştırdı: “‘ikinci endüstri devrimi’ ile yabancılaşmış tüketim kitleler için yabancılaşmış üretim kadar önemli bir görev haline geldi.” Fakat kavramın popülerleşmesi ve gelişigüzel kullanımı yoğun bir kavramsal belirsizlik yarattı. Birkaç yıl içerisinde yabancılaşma mutsuzluğun tüm spektrumlarına sirayet etmiş, her şeyi kuşattığı için de aşılamayacağı inancını üreten boş bir formüle dönüştü. Yabancılaşma teorilerine rağbet artarak, tüm dünyada konu üzerine yüzlerce kitap ve makale yazıldı. Kısaca bu bir yabancılaşma çağıydı. Farklı siyasi geleneklerden ve akademik disiplinlerden yazarlar yabancılaşmanın sebebi olarak metalaşmayı, aşırı uzmanlaşmayı, konformizmi, tüketiciliği, yeni teknolojilerden ötürü benlik yitimini ve hatta bireysel izolasyonu gösterdiler. Kuzey Amerikan akademi dünyasında tartışma daha paradoksal bir hal aldı, yabancılaşma kavramı hakiki bir bozulma yaşayarak başta karşısına aldığı toplumsal sınıfların savunucuları tarafından kullanılmaya başlandı.

MARX’A GÖRE YABANCILAŞMA

Marx’ın Grundrisse eserinin 1970’lerde popülerleşmesi ile yabancılaşma tartışmasının odağı Alman filozofun olgunlaşmış metinlerindeki kavramsallaştırmasına çekildi. Bu eserde, 1844 El Yazmalarındaki analizler yeniden fakat bu kez ekonomik kategorilerin daha kapsamlı bir kavrayışı ve daha keskin bir toplumsal analizle zenginleştirilerek ele alınıyor. Grundrisse’de Marx kapitalizmi şöyle tanımlıyordu: “Üretim süreçleri ve üretimlerin genel mübadelesi olarak tüm bireyler için hayati bir şarta dönüşürken aynı zamanda bu karşılıklı ilişki üreticilere yabancı görünen, kendiliğinden bir şeye dönüşüyor. Mübadele değerinde kişiler arasındaki toplumsal bağlantı şeyler arasındaki toplumsal ilişkiye dönüşürken; kişisel kabiliyet de nesnel zenginliğe dönüşüyor.” Erken dönem felsefi metinlere kıyasla bu ilerleme Kapital’in o ünlü bölümünde de gözlemlenebiliyor: “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”. Marx’a göre, kapitalist toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler “kişiler arasındaki doğrudan toplumsal ilişkiler olarak değil… fakat kişiler arasındaki maddi ilişkiler ve şeyler arasındaki toplumsal ilişkiler olarak tezahür eder.”

Tüm bu teorilerin yayılması yabancılaşma kavramının o dönem ana akım sosyoloji ve psikolojideki hegemonik versiyonundan farklı kavramsallaştırmaların yolunu açtı. Yabancılaşmanın pratik içerisinde üstesinden gelmeye, toplumsal hareketlerin partilerin ve sendikaların siyasi eylemi ile işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarını değiştirmeye dönük bir kavramsallaştırma üretti. Marx’ın metinlerinin yayılması yalnızca yabancılaşmaya dair yeni çalışmalar için bütünlüklü bir teorik temel yaratmakla kalmadı, bu yıllarda tüm dünyada fışkıran siyasal ve toplumsal hareketler için anti kapitalist bir ideolojik zemin üretti. Yabancılaşma filozofların kitaplarından ve üniversite amfilerinden çıkarak emekçilerin mücadele alanlarına ve sokaklara taşındı, burjuva toplumun genel bir eleştirisine dönüştü.

Geçtiğimiz on yıllarda, emek dünyası dönemsel bir yenilgi yaşadı ve sol hâlâ derin bir kriz içerisinde. Neoliberalizm ile birlikte, birçok bakış açısından 19. yüzyıldakine benzer bir sömürü çağına girdik. Tabii ki Marx her güncel soruna cevap veremez fakat temel soruları saptayabilir. Piyasanın ve rekabetin domine ettiği bir toplumda Marx’ın yabancılaşmaya dair bugünle en alakalı fikirlerinin yeniden keşfi, hem geçmişi anlamak hem de kapitalizmin bugününün eleştirisini yapabilmek için zaruri eleştirel araçları sağlıyor.

Categories
Journalism

从⿊格尔到⻢克思:异化理论的历史衍变 | 社会科学报

⻢克思主义研究

近期,南京⼤学张⼀兵教授的代表作《回到⻢克思》 在多个国家翻译出版,引起 了 国 际 学 术 界 的 关 注 和 讨 论 , 张 教 授 在 该 书 中 关 于 “ 异 化 ” 的 讨 论 ⽆ 疑 对 学 术 界 既有的认识再次造成冲击。不可否认, “异化”是20世纪最重要且被⼴泛争论的 主题之⼀,卡尔·⻢克思使其理论化并对该概念的建构发挥了关键作⽤。但笔者 认为,悖于常⼈之设想,异化理论⾃身并不是以线性⽅式发展的,其包含着⻢克 思对异化反思的未知⽂本之⾯世,这成为该理论嬗变及其全球范围内流⾏的重要
契 机 。 我 们 有 必 要 在 21世 纪 再 次 回 到 ⻢ 克 思 , 重 新 看 待 异 化 理 论 的 发 展 过 程 及 其当代价值。

原⽂ : 《从⿊格尔到⻢克思:异化理论的历史衍变》
作者 | 加拿⼤约克⼤学社会学系教授 [意]⻢塞洛·默斯托 南京⼤学哲学系博⼠⽣
⽥笑楠/译
图⽚ | ⽹络

“异化”概念的漫⻓轨迹

关于“异化”的第⼀个系统阐述出现在⿊ 格 尔( Georg W. F. Hegel)的《 精 神 现 象 学 》 ( The Phenomenology of Spirit,1807) , 其 间 使 ⽤ 了 Entäusserung( ⾃ 我 外 化 ) 、 Entfremdung( 疏 远 化 ) 和 Vergegenständlichung( 字 ⾯ 含 义 为 “ 使 之 成 为 ⼀ 个 物 体 ” ) 以 指 认 精 神 在 客 观 领 域 变 得 与 ⾃ 身 不 同 。 异 化 在 ⿊ 格 尔 左 派 的 著作中仍然占有重要地位,以及费尔巴哈( Ludwig Feuerbach)在《基督教的本
质 》 ( The Essence of Christianity,1841) 的 宗 教 异 化 理 论 ——即 ⼈ 将 ⾃ ⼰ 的 本 质 投 射 到 想 象 的 神 身 上 ——对 该 概 念 的 发 展 做 出 了 贡 献 。 但 是 , 其 随 后 从 哲 学 反 思
中消失了, 19世纪下半叶的主流思想家都没有对其给予太多关注。甚⾄,⻢克思⽣ 前出版的著作也很少使⽤该术语,⽽且关于异化的讨论在第⼆国际时期的⻢克思主 义( 1889-1914)完全缺场。
异 化 的 重 新 发 现 要 归 功 于 格 奥 尔 格 · 卢 卡 奇 ( György Lukács) , 他 在 《 历 史 与 阶 级 意 识 》 ( History and Class Consciousness,1923 ) 中 引 ⼊ 了 “ 事 物 化 ” ( Verschlichung)⼀词,以描述劳动活动作为客观和独⽴的东⻄与⼈对⽴,通过
外部⾃治法则⽀配⼈的现象。 1932年《 1844年 经 济 学 哲 学 ⼿ 稿 》 的⾯世成为彻底 改变该概念流传的决定性事件,这是⼀部⻘年⻢克思未发表的⼿稿, “异化”在其中 被描述为劳动产品与劳动“作为某种外在的,作为⼀种独⽴于⽣产者的⼒量”相对⽴ 的 现 象 。 ⻢ 克 思 列 举 了 ⼯ ⼈ 在 资 产 阶 级 社 会 中 被 异 化 的 四 种 ⽅ 式 : 1.被 他 的 劳 动 产 品 异 化 , 它 成 为 “ 统 治 他 的 异 化 对 象 ”; 2.在 他 的 劳 动 活 动 中 异 化 , 他 认 为 这 是 “ 与 ⾃ 身 的 直 接 对 ⽴ ” , 就 好 像 这 “ 不 属 于 他 ”; 3.“ ⼈ 的 类 本 质 ” 被 转 化 为 “ 对 他 来 说 异
⼰ 的 本 质 ”; 4.与 他 ⼈ 异 化 , 以 及 与 “ 他 们 的 劳 动 和 劳 动 对 象 ” 的 关 系 。 对 ⻢ 克 思 来 说,与⿊格尔反之,异化并不是与对象化相关联,⽽是与经济精确形式内的⼀种特
殊现象相吻合:即雇佣劳动和劳动产品向与⽣产者对⽴的客体之转变。⿊格尔将异 化视为劳动的本体论表现,⽽⻢克思则将其视为⼀种特殊⽣产阶段的特征:资本主 义。
相反,⼆⼗世纪初,⼤多数研究异化的作家都认为异化是⽣活的⼀种普遍现象。在 《 存 在 与 时 间 》 ( Being and Time,1927 ) ⼀ 书 中 , ⻢ 丁 · 海 德 格 尔 ( Martin Heidegger)⽤纯粹的哲学话语来探讨异化。他在关于异化的现象学中使⽤的范畴
是 “ 沉 沦 ” ( Verfallen) , 即 倾 向 在 周 围 世 界 的 ⾮ 本 真 性 中 迷 失 ⾃ 我 。 海 德 格 尔 并 没 有 将 这 种 沉 沦 视 为 ⼀ 种 “ ⼈ 类 ⽂ 明 的 更 ⾼ 级 阶 段 也 许 能 够 祛 除 的 不 良 和 可 悲 的 特 性 ” , ⽽ 是 将 其 视 为 “ ⼀ 种 在 世 之 在 的 存 在 范 式 ” , 作 为 构 成 历 史 基 本 维 度 的 ⼀ 种 现 实。
第⼆次世界⼤战后,在法国存在主义的影响下,异化成为哲学和叙事⽂学中反复出 现的主题。但是,其被认为是⼀种社会内弥漫的不满,⼀种⼈类个性和经验世界之 间的分裂,⼀种⽆法克服的⼈类境遇。存在主义哲学家们没有指出关于异化的社会
起 源 , 但 是 将 其 视 为 不 可 避 免 地 与 所 有 “ 事 实 性 ” ( facticity ) 及 ⼈ 的 他 者 性 ( otherness) 联 系 在 ⼀ 起 。 ⻢ 克 思 是 以 反 对 资 本 主 义 ⽣ 产 关 系 为 基 础 的 。 存 在 主
义者因循着相反的轨迹,试图吸收⻢克思作品中他们认为对其⽅法有⽤的部分,这 只是⼀场缺乏具体历史批判的哲学讨论。
赫 伯 特 · ⻢ 尔 库 塞 ( Herbert Marcuse) 也 将 异 化 与 对 象 化 联 系 起 来 , ⽽ 不 是 与 其 在 资 本 主 义 ⽣ 产 关 系 中 的 表 现 联 系 起 来 。 在 《 爱 欲 与 ⽂ 明 》 ( Eros and
Civilization,1955)⼀书中,他与⻢克思保持距离,认为只有通过废除劳动⽽⾮解 放劳动,以及肯定社会关系中的“⼒⽐多”和游戏,才能实现⼈类解放。⻢尔库塞最 终反对⼀般的技术统治,因此他对异化的批判不再针对资本主义⽣产关系,⽽且他
对社会变⾰的反思是如此悲观,以致经常将⼯⼈阶级包含在捍卫制度的主体之中。

异化理论不可抗拒的魅⼒

⼗ 年 后 , 这 个 术 语 也 进 ⼊ 了 北 美 社 会 学 的 词 汇 表 。 主 流 社 会 学 将 其 视 为 个 体 的 问 题,⽽不是社会关系的问题,解决路径的核⼼是个体适应现有秩序的能⼒,⽽不是
改 变 社 会 的 共 同 实 践 。 这 种 路 径 的 重 ⼤ 转 向 最 终 使 历 史 —社 会 因 素 的 分 析 ⽅ 式 衰 落。尽管在⻢克思主义传统中, “异化”概念促成了⼀批对资本主义⽣产⽅式最尖锐
的批判,但其在社会学领域的制度化使其沦为⼀种个体应对社会规范的失调现象。
这 些 解 释 导 致 了 异 化 话 语 的 理 论 贫 乏 , 对 ⼀ 些 社 会 学 家 ⽽ ⾔ , 异 化 ——远 ⾮ 与 ⼈ 类 劳 动 活 动 相 关 的 复 杂 现 象 —— 甚 ⾄ 成 为 了 ⼀ 种 积 极 的 现 象 , ⼀ 种 表 达 创 造 ⼒ 的 ⼿ 段。在这种情况下, “异化”范畴被稀释到⼏乎毫⽆意义的程度。
同 ⼀ 时 期 , 异 化 的 范 畴 也 进 ⼊ 了 精 神 分 析 , 埃 ⾥ 希 · 弗 洛 姆 ( Erich Fromm) 试 图 ⽤其构建⼀架通往⻢克思主义的桥梁。但是,他强调主体性,他在《 健 全 的 社 会 》 ( The Sane Society,1955) 将 其 异 化 的 观 念 总 结 为 “ 个 体 作 为 异 ⼰ 的 ⽽ 体 验 ⾃ 身 的经验模式”,仍过于狭隘地关注个体。弗洛姆对⻢克思概念的描述仅基于《 1844 年经济学哲学⼿稿》,并流露出对异化劳动在⻢克思思想中的特殊性和中⼼性缺乏 理解。这⼀缺陷阻碍了弗洛姆对客观的异化给予应有的重视。
20世 纪 60年 代 , 异 化 理 论 开 始 真 正 流 ⾏ , 这 个 概 念 似 乎 完 美 诠 释 了 时 代 的 精 神 。
居 伊 · 德 波 的 《 景 观 社 会 》 ( The Society of the Spectacle,1967) 把 异 化 理 论 与⾮物质⽣产的批判联系在⼀起: “随着‘第⼆次⼯业⾰命’,异化消费与异化⽣产⼀ 样 成 为 ⼤ 众 的 职 责 ” 。 在 《 消 费 社 会 》 ( The Consumer Society,1970) , 让 · 鲍 德 ⾥ 亚( Jean Baudrillard)与⻢克思主义对⽣产中⼼性的关注保持距离,并将消 费 指 认 为 现 代 社 会 的 ⾸ 要 因 素 。 ⼴ 告 和 ⺠ 意 调 查 创 造 虚 假 需 求 和 群 众 舆 论 的 “ 消 费 时 代 ” 是 “ 彻 底 异 化 的 时 代 ” 。 然 ⽽ , 这 个 词 的 流 ⾏ 及 滥 ⽤ , 造 成 了 严 重 的 概 念 歧 义 。 因 此 , 短 短 ⼏ 年 , 异 化 变 成 ⼀ 个 空 洞 的 公 式 , 蕴 含 ⼈ 类 的 各 类 不 幸 ——如 此 万 象森罗,致使其产⽣了⼀种永远⽆法被改变的信仰。⾃此异化理论开始真正⻛靡全 球,世界各地出版了数百计的相关著作和⽂章。这简直就是⼀个异化的时代。不同 政 治 背 景 和 学 科 的 作 家 将 其 成 因 指 认 为 商 品 化 、 过 度 专 业 化 、 失 范 、 科 层 化 、 盲 从、消费主义、在新技术中丧失⾃我意识,甚⾄是⾃我区隔、冷漠、社会或种族边 缘化以及环境污染。在北美的学术语境,这场辩论变得更加荒谬,在这⾥, “异化” 概念遭遇了真正的畸变,最终被⻓期以来其所针对的社会阶层的卫道者所利⽤。

异化成为对资产阶级社会的普遍批判

⻢ 克 思 在 《 1844经 济 学 哲 学 ⼿ 稿 》 ( Economic and Philosophic Manuscripts of 1844)中以“异化劳动”为范畴,不仅将异化问题从哲学、宗教和政治领域扩展 到物质⽣产的经济领域,⽽且将后者作为理解和克服前者的先决条件。不过,⻢克
思此时对“异化”的构思只是26岁时初步的、粗略的理论化。尽管⻢克思在着⼿出版 《资本论》之前进⾏了超过⼆⼗多年的研究,异化理论在其中发⽣了显著变化,但 是 ⼤ 多 数 关 于 异 化 的 ⻢ 克 思 主 义 理 论 都 是 错 误 地 基 于 他 在 《 1844年 经 济 学 哲 学 ⼿ 稿》中所作的不完整考察,其中的“⾃我异化”概念( Selbst-Entfremdung)之重 要性被⾼估了。
在19世纪50年代和19世纪60年代的经济学著作中,特别是在《 1857-1858年经济 学 ⼿ 稿 》 (以下简称《⼤纲》)中⻢克思关于异化的思想远⽐其早期哲学⼿稿更为 ⼴博和细致。⻢克思在这些⽂本中的观点藉由对资产阶级社会的异化批判和对资本
主 义 的 可 能 性 替 代 ⽅ 案 的 描 述 之 结 合 ⽽ 得 到 加 强 。 《 ⼤ 纲 》 是 ⻢ 克 思 写 于 1857- 1858年 的 ⼿ 稿 , 它 直 到 20世 纪 70年 代 初 才 流 ⾏ 起 来 , 它 的 流 传 使 ⼈ 们 注 意 到 ⻢ 克 思 在 其 成 熟 著 作 中 构 思 “ 异 化 ” 概 念 的 ⽅ 式 。 它 的 叙 述 让 ⼈ 回 想 起 《 1844年 经 济 学 哲学⼿稿》的分析,但是它对经济范畴更深⼊的解读和更缜密的社会分析使其更加 丰厚。在《⼤纲》中,⻢克思不⽌⼀次使⽤了“异化”概念,⽽且他认为资本主义的 “ 活 动 和 产 品 的 普 遍 交 换 已 成 为 每 ⼀ 单 个 ⼈ 的 ⽣ 存 条 件 , 这 种 普 遍 交 换 , 他 们 的 相 互联系,表现为对他们本身来说是异⼰的、独⽴的东⻄,表现为⼀种物。在交换价 值上,⼈的社会关系转化为物的社会关系;⼈的能⼒转化为物的能⼒。 ”
《⼤纲》并⾮⻢克思成熟时期以异化为特征的唯⼀⼿稿。未发表的《资本论》⼿稿 将 对 异 化 的 经 济 和 政 治 分 析 更 加 紧 密 地 结 合 在 ⼀ 起 。 ⻢ 克 思 写 道 : “ 资 本 家 对 ⼯ ⼈
的 统 治 , 就 是 物 对 ⼈ 的 统 治 , 死 劳 动 对 活 劳 动 的 统 治 , 产 品 对 ⽣ 产 者 的 统 治 。 ” 在 资 本 主 义 社 会 , 由 于 “ 劳 动 的 社 会 ⽣ 产 ⼒ 转 化 为 资 本 的 物 质 属 性 ” , 出 现 了 真 实 的 “ 物 的 ⼈ 格 化 和 ⼈ 的 物 化 ” , 造 成 “ 劳 动 的 物 质 条 件 不 受 制 于 ⼯ ⼈ , ⽽ ⼯ ⼈ 受 制 于 它 们”的表象。
与 早 期 哲 学 著 作 相 ⽐ , 这 种 进 展 在 《 资 本 论 》 ( Capital,1867) 的 著 名 章 节 “ 商 品 的 拜 物 教 及 其 秘 密 ” 中 也 很 显 著 。 对 ⻢ 克 思 来 说 , 在 资 本 主 义 社 会 中 , ⼈ 与 ⼈ 之 间 的关系并不是“作为他们劳动中⼈和⼈的直接社会关系……⽽是作为⼈们的物的关系 或物的社会关系存在和表现的。 ”这种现象就是他所说的“拜物教”——“劳动产品⼀
旦 作 为 商 品 来 ⽣ 产 , 就 带 上 拜 物 教 性 质 , 因 此 拜 物 教 是 同 商 品 ⽣ 产 分 不 开 的 。 ” 商 品拜物教的概念并没有取代他早期作品的异化。⻢克思认为,在资产阶级社会中,
⼈的特质和诸多关系转化为物与物之间的特质和关系。这⼀被卢卡奇称为物化的理 论从⼈与⼈的关系⻆度说明该现象,⽽拜物教的概念则将其与商品联结起来。
这 些 ⻢ 克 思 著 作 的 传 播 为 ⼀ 种 区 别 于 在 当 时 主 流 社 会 学 和 ⼼ 理 学 中 占 ⽀ 配 性 的 “ 异 化”概念的流⾏铺平了道路。这个概念与在实践中扬弃异化相适应——与以改变⼯⼈
阶级的⼯作和⽣活条件为⽬标的社会运动、政党和⼯会的政治⾏动相适应。 20世纪 30年 代 《 1844年 经 济 与 哲 学 ⼿ 稿 》 发 表 之 后 的 作 品 似 乎 被 视 为 ⻢ 克 思 关 于 异 化 的
“第⼆代”著作,不仅为新的异化研究提供了连贯的理论基础,⽽且最重要的是为那 些年爆发的重⼤政治和社会运动提供了⼀种反资本主义的意识形态地坪。异化离开 了哲学家的作品和⼤学讲座,⾛上了街头和⼯⼈⽃争的舞台,成为对资产阶级社会
的普遍批判。

⻢ 克 思 ⽆ 法 回 答 当 代 的 许 多 困 境 , 但 他 确 实 指 出 了 基 始 性 的 问 题 。 在 ⼀ 个 由 市 场 和 个 ⼈ 竞 争 主 导 的 社 会 , 重 新 发 现 ⻢ 克 思 与 异 化 最 相 关 的 思 想 , 为 理 解 过 去 和 今 天 对 资本主义的批判提供了⼀个不可或缺的批判⼯具。⽂章为社会科学报 “思想⼯坊 ”融媒体原创出品,原载于社会科学报第 1852期第3版,未 经允许禁⽌转载,⽂中内容仅代表作者观点,不代表本报⽴场。
本期责编:王⽴尧

Categories
Journalism

O renascimento de Marx após a queda do Muro de Berlim

Negligência desdenhosa e hostilidade intempestiva, rejeição arrogante e adoção marginal, cooptação seletiva e revisionismo seletivo: essas são algumas das estratégias adotadas pelos intelectuais do establishment ao longo dos anos em resposta ao desafio do pensador nascido 205 anos atrás em Trier. No entanto, cá estamos no início da terceira década do século XXI e às vezes parece que as ideias reais de Karl Marx nunca foram tão atuais nem atraíram tanto respeito e interesse quanto hoje.

Desde que a última crise do capitalismo eclodiu em 2008, Marx voltou à moda. Ao contrário das previsões após a queda do Muro de Berlim, quando ele foi condenado ao esquecimento perpétuo, as ideias de Marx são mais uma vez objeto de análise, desenvolvimento e debate. Muitos começaram a fazer novas perguntas sobre um pensador que muitas vezes foi erroneamente identificado com o “socialismo realmente existente” e depois rapidamente descartado depois de 1989.

Jornais e periódicos de prestígio com um grande número de leitores têm descrito Marx como um teórico altamente atual e perspicaz. Em todos os lugares, ele agora é tema de cursos universitários e conferências internacionais. Seus escritos, reimpressos ou lançados em novas edições, reapareceram nas prateleiras das livrarias e o estudo de sua obra, depois de 20 anos de silêncio virtual, ganhou impulso crescente, às vezes produzindo resultados importantes e inovadores. Os anos de 2017 e 2018 trouxeram mais intensidade a este “renascimento de Marx”, graças a muitas iniciativas em todo o mundo ligadas ao 150º aniversário da publicação de O Capital e o bicentenário do nascimento de Marx.

Armas críticas

De particular valor para uma reavaliação geral da obra de Marx foi a retomada da publicação, em 1998, da Marx-Engels-Gesamtausgabe (MEGA), a edição histórico-crítica das obras completas de Marx e Engels. 28 volumes já apareceram, e outros estão no decorrer da preparação.

Esses volumes contêm novas versões de alguns das obras de Marx (como A Ideologia Alemã), todos os seus manuscritos preparatórios de O Capital de 1857 a 1881, todas as cartas que enviou e recebeu durante sua vida, e aproximadamente duzentos cadernos contendo excertos da sua leitura e reflexões às quais deram origem. Estes últimos formam a oficina de sua teoria crítica, mostrando-nos o complexo itinerário de seu pensamento e as fontes em que ele se baseou para desenvolver suas ideias.

“Marx empreendeu investigações minuciosas de sociedades fora da Europa e expressou-se inequivocamente contra as devastações do colonialismo.”

Esses volumes inestimáveis ​​da edição MEGA – muitos disponíveis apenas em alemão e, portanto, ainda confinados a pequenos círculos de pesquisadores – mostram um autor muito diferente daquele que numerosos críticos, ou autodenominados seguidores, apresentaram por tanto tempo. A publicação de materiais anteriormente desconhecidos de Marx, juntamente com interpretações inovadoras de seu trabalho, abriu novos horizontes de pesquisa e demonstrou mais claramente que, no passado, sua capacidade de examinar o contradições da sociedade capitalista em escala global e em esferas além do conflito entre capital e trabalho. Não é exagero dizer que, dos grandes clássicos do pensamento político, econômico e filosófico, Marx é aquele cuja as ideias mais impactaram e mudaram o mundo nas primeiras décadas do século XXI.

Os avanços da pesquisa, juntamente com as mudanças nas condições políticas, sugerem que a renovação na interpretação do pensamento de Marx é um fenômeno destinado a continuar. Publicações recentes mostraram que Marx se aprofundou em muitas questões – muitas vezes subestimadas, ou mesmo ignoradas, pelos estudiosos de sua obra – que estão adquirindo importância crucial para a agenda política do nosso tempo. Entre elas estão as questão ecológica, a migração, a crítica do nacionalismo, a liberdade individual na esfera econômica e política, a emancipação de gênero, o potencial emancipatório da tecnologia e formas de propriedade coletiva não controladas pelo Estado.

Anticolonial, extremamente atual e nada economicista

Além disso, Marx empreendeu investigações minuciosas de sociedades fora da Europa e expressou-se inequivocamente contra as devastações do colonialismo. Ele também criticou os pensadores que utilizavam categorias peculiares ao contexto europeu em suas análises de áreas periféricas do globo.

Ele advertiu contra aqueles que não observavam as distinções necessárias entre os fenômenos e, principalmente, após seus avanços teóricos na década de 1870, exercia uma grande cautela ao transferir categorias interpretativas entre campos históricos ou geográficos completamente diferentes. Tudo isso é mais evidente hoje, apesar do ceticismo ainda em voga em certos rincões acadêmicos. Assim, 30 anos após a queda do Muro de Berlim, tornou-se possível ler um Marx muito diferente do teórico dogmático, economicista e eurocêntrico que foi exibido por tanto tempo.

“Para Marx, a possibilidade de transformar a sociedade dependia da classe trabalhadora e de sua capacidade, através da luta, de mudar o mundo.”

Claro, pode-se encontrar no enorme legado literário de Marx uma série de afirmações que sugerem que o desenvolvimento das forças produtivas leva à dissolução do modo de produção capitalista. Mas seria errado atribuir a ele qualquer ideia de que o advento do socialismo é uma inevitabilidade histórica. De fato, para Marx, a possibilidade de transformar a sociedade dependia da classe trabalhadora e de sua capacidade, através da luta, de mudar o mundo.

Se as ideias de Marx forem reconsideradas à luz das mudanças que ocorreram desde a sua morte, serão de grande utilidade para a compreensão da sociedade capitalista, mas também lançarão luz sobre o fracasso das experiências socialistas no século XX. Para Marx, o capitalismo não é uma organização de sociedade em que os seres humanos, protegidos por normas jurídicas imparciais capazes de garantir a justiça e a equidade, gozam de verdadeira liberdade e vivem numa democracia plenamente realizada. Na realidade, eles são degradados em meros objetos, cuja função primária é produzir mercadorias e gerar lucros para outros. Mas se o comunismo pretende ser uma forma superior de sociedade, deve promover as condições para o “desenvolvimento pleno e livre de cada indivíduo”. Em contraste com o equacionamento do comunismo com a “ditadura do proletariado”, que muitos dos “Estados comunistas” adotaram em sua propaganda, é necessário olhar novamente para a definição que Marx dava da sociedade comunista como “uma associação de seres humanos livres”.

No livro O renascimento de Marx – que contém contribuições de renomados acadêmicos internacionais – apresenta um Marx em muitos aspectos diferentes daquele que é conhecido das correntes dominantes do socialismo do século XX. Seu duplo objetivo é reabrir para discussão, de forma crítica e inovadora, os temas clássicos do pensamento de Marx e desenvolver uma análise mais profunda de certos questões às quais foi dada relativamente pouca atenção até agora. Espera-se que o livro ajude, portanto, a aproximar Marx tanto daqueles que pensam que tudo já foi escrito sobre sua obra quanto para uma nova geração de leitores que ainda não foram seriamente confrontados com seus escritos.

É desnecessário dizer que hoje não podemos simplesmente confiar no que Marx escreveu há um século e meio. Mas tampouco devemos desconsiderar levianamente o conteúdo e a clareza de suas análises ou deixar de empunhar as armas críticas que ele ofereceu para um novo pensamento sobre uma sociedade alternativa ao capitalismo.

Categories
Journalism

Savaş ve Sol: İnişli Çıkışlı Bir Tarih Üzerine Düşünceler

Siyaset bilimi savaş güdüsünün ardındaki ideolojik, siyasi, iktisadî ve hatta psikolojik motivasyonları araştırırken, sosyalist kuram kapitalizmin gelişimiyle savaşların yayılması arasındaki bağı vurgulayarak en ilgi çekici katkılarından birini yaptı.

Uluslararası Emekçiler Birliği’nin (1864-1872) tartışmalarında, başlıca liderlerinden biri olan César de Paepe, işçi hareketinin bu konudaki klasik konumlanışını formüle etti: yani, kapitalist üretim rejimi altında savaşlar kaçınılmazdır. Çağdaş toplumda savaşlar hükümdarların ya da diğer bireylerin hırslarından değil, egemen toplumsal-iktisadî modelden kaynaklanır (De Paepe, 2014a; 2014b; Musto, 2014). Sosyalist hareket, savaşın korkunç sonuçlarından en çok etkilenen kesimlerin hangileri olduğunu da gösterdi. Enternasyonal’in 1868’de yapılan kongresinde delegeler, egemen sınıfların ve onları temsil eden yönetimlerin kararlarının bedelini -ister galipler ister mağluplar arasında olsunlar- iktisadî olarak ya da kendi kanlarıyla ödeyecek olanlar işçiler olduğu için, işçileri “tüm savaşların nihai olarak ortadan kaldırılmasını” takip etmeye çağıran bir önergeyi kabul etti. İşçi hareketi için ders, her savaşın “bir iç savaş” (Freymond, 1962: 403; Musto 2014: 49), işçiler arasında, onları hayatta kalmaları için gerekli araçlardan mahrum bırakan şiddetli bir çatışma olarak görülmesi gerektiği inancından kaynaklandı. Askere alınmaya direnerek ve grev eylemleri yaparak her türlü savaşa karşı kararlılıkla hareket etmeleri gerekti. Böylece enternasyonalizm, kapitalizmin ve dünya pazarında burjuva devletler arasındaki rekabetin sona ermesiyle birlikte savaşın altında yatan temel nedenleri ortadan kaldıracak olan gelecekteki toplumun temel noktası haline geldi.

Sosyalizmin öncülerinden Claude Henri de Saint-Simon, her ikisini de sınai üretimin temel ilerlemesinin önündeki engeller olarak görerek hem savaşa hem de toplumsal çatışmaya karşı kararlı bir duruş sergiledi. Karl Marx savaşa ilişkin -parçalı ve zaman zaman da çelişkili- görüşlerini hiçbir yazısında geliştirmedi; savaşa karşı takınılması gereken doğru tavra ilişkin kılavuz ilkeler ortaya koymadı. Karşıt kamplar arasında seçim yaptığında, değişmeyen tek şey, karşı devrimin ileri karakolu ve işçi sınıfının kurtuluşunun önündeki ana engellerden biri olarak gördüğü Çarlık Rusyası’na olan muhalefeti oldu. Kapital’de (1867) şiddetin iktisadî bir güç olduğunu, “ yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesi” olduğunu savundu (Marx, 1996: 739). Ama savaşı toplumun devrimci dönüşümü için çok önemli bir kestirme yol olarak düşünmedi ve siyasi faaliyetinin temel amaçlarından biri işçileri uluslararası dayanışma ilkesine bağlamaktı. Friedrich Engels’in de savunduğu gibi, herhangi bir savaş patlak verdiğinde dış düşmanın propagandif icadının yol açacağı sınıf mücadelesinin sönümlenmesine karşı tek tek ülkelerde kararlılıkla hareket etmeliydi. Engels, işçi hareketinin liderlerine yazdığı çeşitli mektuplarda, yurtseverlik tuzağının ideolojik gücünü ve şovenizm dalgalarından kaynaklanan proleter devrimin gecikmesini vurguladı. Dahası, Anti-Dühring’de (1878), giderek daha ölümcül hale gelen silahların etkilerini analiz ettikten sonra, sosyalizmin görevinin “militarizmi ve tüm daimi orduları havaya uçurmak” olduğunu ilan etti (Engels, 1987: 158).

Engels için savaş o kadar önemli bir sorundu ki, son yazılarından birini bu konuya ayırdı. “Avrupa Silahsızlanabilir mi?” (1893) başlıklı yazısında, önceki yirmi beş yılda her büyük gücün askeri açıdan ve savaş hazırlıkları bakımından rakiplerini geride bırakmaya çalıştığını belirtti. Bu durum daha önce görülmemiş düzeyde silah üretimini beraberinde getirdi ve Eski Kıta’yı “dünyanın daha önce hiç görmediği türden bir yıkım savaşına” yaklaştırdı (Engels, 1990: 372). Komünist Parti Manifestosu’nun (1848) ortak yazarına göre, “Daimi ordular sistemi tüm Avrupa’da öyle uç noktalara taşınmıştır ki, ya askeri yük nedeniyle halklara iktisadî yıkım getirmeli ya da genel bir imha savaşına dönüşmelidir”. Engels analizinde, daimi orduların dış askeri amaçlar kadar esas olarak iç siyasi amaçlar için de muhafaza edildiğini vurgulamayı unutmadı. Proletaryayı ve işçi mücadelelerini bastıracak güçleri güçlendirerek “dış düşmana karşı olduğu kadar iç düşmana karşı da koruma sağlamayı” amacını taşıdılar. Devlete asker sağlayarak ve vergiler yoluyla savaşın maliyetini herkesten çok halk katmanları ödediğinden, işçi hareketi “[askerlik] hizmet süresinin uluslararası anlaşmalarla kademeli olarak azaltılması” ve tek etkili “barış garantisi” olarak silahsızlanma için mücadele etmelidir (Engels, 1990: 371).

Sınamalar ve çöküş

Barış zamanındaki kuramsal bir tartışmanın, işçi hareketinin temsilcilerinin başlangıçta savaşa her türlü desteğe karşı çıktığı gerçek durumlarla yüzleşmek zorunda kaldığı çağın en önemli siyasi sorununa dönüşmesi çok uzun sürmedi. Sosyal Demokrat milletvekilleri Wilhelm Liebknecht ve August Bebel, 1870 Fransa-Prusya Savaşı’nda (Paris Komünü’nden önce) Bismarck Almanyası’nın ilhakçı hedeflerini kınadı ve savaş kredilerine karşı oy kullandılar. “Savaşa devam etmek için ek finansman tasarısını reddetme” (Pelz, 2016: 50) kararları onlara vatana ihanetten iki yıl hapis cezası kazandırdı ama işçi sınıfına krizin üzerine inşa edilecek alternatif bir yol göstermeye yardımcı oldu.

Büyük Avrupalı güçler emperyalist yayılmalarını sürdürdükçe, savaş tartışması İkinci Enternasyonal (1889-1916) tartışmalarında giderek daha fazla ağırlık kazandı. Kuruluş kongresinde kabul edilen bir karar, barışı “işçilerin her türlü kurtuluşunun vazgeçilmez önkoşulu” olarak yüceltildi (Dominick 1982: 343). Burjuvazinin sözde barış siyasasıyla alay edildi ve bu siyasa “silahlı barış” olarak nitelendirildi. 1895 yılında Fransız Sosyalist Partisi (SFIO) lideri Jean Jaurès parlamentoda yaptığı konuşmada solun kaygılarını ünlü bir şekilde özetledi: “Şiddet yanlısı ve kaotik toplumunuz, barış istediğinde bile, görünürde sükunet halindeyken bile, tıpkı uyuyan bir bulutun fırtınayı taşıması gibi, savaşı içinde taşır” (Jaurès, 1982: 32).

Weltpolitik -İmparatorluk Almanyası’nın uluslararası arenada gücünü arttırmaya yönelik saldırgan siyasası- jeopolitik ortamı değiştirdikçe, anti-militarist ilkeler işçi hareketinde daha derin kökler saldı ve silahlı çatışmalarla ilgili tartışmaları etkiledi. Savaş artık sadece devrimci fırsatların önünü açmak ve sistemin çöküşünü hızlandırmak olarak görülmüyordu (1792 Devrimci Savaşı’ndan beri solda var olan bir fikir). Artık savaş, proletarya için açlık, yoksulluk ve işsizlik gibi vahim sonuçları nedeniyle bir tehlike olarak görülüyordu. Bu nedenle ilerici güçler için ciddi bir tehdit oluşturuyordu ve Karl Kautsky’nin Toplumsal Devrim’de (1902) yazdığı gibi, savaş durumunda “kendileri için gerekli olmayan görevlerle ağır bir şekilde yüklenecek” (Kautsky, 1904: 77) ve nihai zaferi yaklaştırmak yerine daha da uzaklaştıracaklardı.

İkinci Enternasyonal’in 1907’deki Stuttgart Kongresi’nde kabul edilen “Militarizm ve Uluslararası Çatışmalar Üzerine” başlıklı karar, işçi hareketinin ortak mirası haline gelmiş olan tüm belirleyici noktaları yeniden özetledi. Bunlar arasında askeri harcamaları arttıran bütçelere karşı oy, daimi ordulara karşı antipati ve halk milisleri sisteminin tercih edilmesi ve uluslararası çatışmaların barışçıl yollarla çözülmesi için tahkim mahkemeleri kurulması planına destek vardı. Gustave Hervé’nin önerdiği gibi her türlü savaşa karşı genel grevlere başvurulması, hazır bulunanların çoğunluğu tarafından fazla radikal ve fazla Maniheist bulunduğundan, bu önerinin dışında bırakıldı. Karar, Rosa Luxemburg, Vladimir Lenin ve Yulii Martov tarafından kaleme alınan ve “savaşın patlak vermesi halinde […] savaşın bir an önce sona erdirilmesi için müdahale etmek ve tüm güçleriyle savaşın yarattığı iktisadî ve siyasi krizden yararlanarak kitleleri harekete geçirmek ve böylece kapitalist sınıf egemenliğinin çöküşünü hızlandırmak [sosyalistlerin] görevidir” (Vv. Aa., 1972: 80) ifadesini içeren bir değişiklikle sona erdi. Ama bu, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ni (SPD) siyasi çizgisinde herhangi bir değişiklik yapmaya zorlamadığı için, onun temsilcileri de bu metin lehinde oy kullandı. Değiştirilmiş haliyle metin, İkinci Enternasyonal’in oybirliğiyle destek verdiği son savaş belgesi oldu.

Dünya pazarında kapitalist devletler arasındaki rekabetin daha da yoğunlaşması ve bir dizi uluslararası çatışmanın patlak vermesi, genel tabloyu daha da endişe verici hale getirdi. Jaurès’in Yeni Ordu (1911) adlı kitabının yayınlanması, dönemin bir başka ana temasının tartışılmasını teşvik etti: saldırı ve savunma savaşları arasındaki ayrım ve bir ülkenin bağımsızlığının tehdit edildiği durumlar da dahil olmak üzere ikincisine karşı alınacak tutum (bkz. Marcobelli, 2021: 155-227). Jaurès’e göre ordunun tek görevi, herhangi bir saldırıya ya da anlaşmazlığın arabuluculuk yoluyla çözülmesini kabul etmeyen herhangi bir saldırgana karşı ulusu savunmak olmalıdır. Bu kategoriye giren tüm askeri eylemler meşru kabul edilmeliydi. Luxemburg’un bu konumlanışa yönelik açık görüşlü eleştirisi, “modern savaşlar gibi tarihsel görüngülerin ‘adalet’ kıstasıyla ya da kâğıt üzerindeki savunma ve saldırganlık şemasıyla ölçülemeyeceğine” işaret etti (Luxemburg, 1911). Ona göre, bir savaşın gerçekten saldırı mı yoksa savunma amaçlı mı olduğunu ya da savaşı başlatan devletin kasıtlı olarak mı saldırmaya karar verdiğini yoksa kendisine karşı çıkan ülkenin benimsediği stratejiler nedeniyle buna mecbur mu kaldığını belirlemenin zorluğunu akılda tutmak gerekirdi. Bu nedenle bu ayrımın bir kenara bırakılması gerektiğini düşündü ve Jaurès’in “silahlı ulus” fikrini, sonuçta toplumda artan militarizasyonu körükleme eğiliminde olduğu gerekçesiyle eleştirdi.

Yıllar geçtikçe, İkinci Enternasyonal kendini barıştan yana bir eylem siyasına gitgide daha az adadı. Yeniden silahlanmaya ve savaş hazırlıklarına karşı muhalefeti fersizdi ve SPD’nin gitgide daha ılımlı ve daha yasalcı hale gelen kanadı, Almanya’da daha fazla siyasi özgürlük verilmesi karşılığında askeri kredilere -ve hatta sömürgeci genişlemeye- destek verdi. Gustav Noske, Henry Hyndman ve Arturo Labriola gibi önemli liderler ve seçkin kuramcılar bu konumlara ilk ulaşanlar arasındaydı. Daha sonra Alman Sosyal Demokratlarının, Fransız Sosyalistlerinin, İngiliz İşçi Partisi liderlerinin ve diğer Avrupalı reformistlerin çoğunluğu Birinci Dünya Savaşı’nı (1914-1918) destekledi. Bu gidişatın feci sonuçları oldu. “İlerlemenin faydaları”nın kapitalistlerin tekelinde olmaması gerektiği düşüncesiyle, işçi hareketi egemen sınıfların yayılmacı amaçlarını paylaşmaya başladı ve milliyetçi ideoloji tarafından bataklığa saplandı. İkinci Enternasyonal savaş karşısında tamamen güçsüz kaldı ve ana hedeflerinden biri olan barışın korunması konusunda başarısız oldu.

Zimmerwald Konferansı’nda (1915) Lenin ve diğer delegeler -aralarında nihai manifestoyu kaleme alan Leon Troçki de vardı- “savaş harcamalarının on yıllar boyunca halkların en iyi enerjilerini emeceğini, toplumsal gelişmeleri baltalayacağını ve her türlü ilerlemeyi engelleyeceğini” öngördü. Onların gözünde savaş, “yalnızca emekçi kitlelerin çıkarlarıyla değil […] insanlığın toplumsal varoluşunun ilk koşullarıyla bile uzlaşmaz hale gelen modern kapitalizmin çıplak biçimini” ortaya koydu (Vv. Aa., 1915). Bu uyarı, Kienthal Konferansı’nda (1916) tüm Avrupalı işçilere yapılan çağrı gibi, işçi hareketi içinde sadece bir azınlık tarafından dikkate alındı: “Hükümetleriniz ve onların gazeteleri size militarizmi öldürmek için savaşın sürdürülmesi gerektiğini söylüyor. Sizi kandırıyorlar! Savaş hiçbir zaman savaşı öldürmedi. Aksine, intikam duygularını ve isteklerini körükler. Bu şekilde sizi kurban etmek için damgalarken, sizi cehennemi bir çemberin içine hapsederler”. Son olarak, uluslararası tahkim mahkemeleri çağrısında bulunan Stuttgart Kongresi’nin yaklaşımından kopan Kienthal’deki nihai belge, “burjuva pasifizminin yanılsamalarının” (Vv. Aa., 1977: 371) savaş sarmalını kesintiye uğratmayacağını ama halihazırdaki toplumsal-iktisadî sistemin korunmasına yardımcı olacağını ilan etti. Gelecekteki askeri çatışmaları önlemenin tek yolu halk kitlelerinin siyasi iktidarı ele geçirmesi ve kapitalist mülkiyeti devirmesiydi.

Rosa Luxemburg ve Vladimir Lenin savaşın en güçlü iki muhalifiydi. Luxemburg solun kuramsal anlayışını genişletti ve militarizmin nasıl devletin temel omurgası olduğunu gösterdi. Diğer komünist liderler arasında eşine az rastlanır bir inanç ve etkinlik sergileyerek, “Savaşa karşı savaş!” sloganının “işçi sınıfı siyasetinin temel taşı” haline gelmesi gerektiğini savundu. Uluslararası Sosyal Demokrasinin Görevleri Üzerine Tezler’de (1915) yazdığı gibi, İkinci Enternasyonal “tüm ülkelerdeki proletarya tarafından ortak bir taktik ve eylemi başaramadığı” için çökmüştü. O andan itibaren proletaryanın “ana hedefi” “savaşta olduğu gibi barışta da emperyalizmle mücadele etmek ve savaşları önlemek” olmalıydı (Luxemburg, 1915).

Sosyalizm ve Savaş’ta (1915) ve Birinci Dünya Savaşı sırasındaki diğer birçok yazısında, Lenin’in en büyük başarısı iki temel soruyu saptamaktı. Bunlardan ilki, burjuvazinin, gerçekte “yağma” savaşları olan (Lenin, 1971: 299-300) ve tek amacı hangi savaşçıların bu kez daha çok yabancı halkı ezeceğine ve kapitalizmin eşitsizliklerini arttıracağına karar vermek olan savaşlara “ilerici bir ulusal kurtuluş duygusu” atfetmeye çalıştığında “tarihsel tahrifat”la ilgiliydi. İkincisi, İkinci Enternasyonal tarafından kabul edilen kararlarda savaşı “suç” olarak tanımlamalarına rağmen nihayetinde savaşın gerekçelerini onaylayan sosyal reformistlerin -ya da onun (1971: 306) deyimiyle “sosyal-şovenistlerin”- çelişkileri maskelemesiydi. “Anavatanı savunma” iddialarının ardında, bazı büyük güçlerin kendilerine verdiği “sömürgeleri yağmalama ve yabancı halkları ezme” hakkı yatıyordu. Savaşlar “ulusların varlığını” korumak için değil, çeşitli “emperyalist burjuvazilerin” “ayrıcalıklarını, tahakkümünü, yağmasını ve şiddetini savunmak” için yapılıyordu (Lenin, 1971: 307). Vatanseverliğe teslim olan sosyalistler, sınıf mücadelesinin yerine “kendi ulusal burjuvazilerinin diğer ülkeleri yağmalayarak elde ettiği kârlardan pay alma” iddiasını koydu. Buna göre Lenin (1971: 314), “savunma savaşları”ndan yanaydı -yani Jaurès tarzı Avrupa ülkelerinin ulusal savunmasından değil, “büyük köle sahibi güçler” tarafından “yağmalanan ve haklarından mahrum bırakılan” “ezilen ve boyun eğdirilen halkların” “haklı savaşlarından” yanaydı. Bu broşürün en ünlü tezi -devrimcilerin “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmeye” çalışması gerektiği (1971: 315)- gerçekten “kalıcı bir demokratik barış” isteyenlerin “hükümetlerine ve burjuvaziye karşı iç savaş” yürütmesi gerektiğini kastetti (1971: 315). Lenin, tarihin daha sonra kesin olmadığını göstereceği şeye -savaş zamanında tutarlı bir şekilde yürütülen herhangi bir sınıf mücadelesinin “kaçınılmaz olarak” kitleler arasında devrimci bir ruh yaratacağına- ikna olmuştu.

Sınır çizgileri

Birinci Dünya Savaşı sadece İkinci Enternasyonal’de değil, anarşist harekette de bölünmelere yol açtı. Kropotkin (1914: 76-77) savaşın patlak vermesinden kısa bir süre sonra yayınlanan bir makalesinde “insanlığın ilerlemesi fikrine değer veren herkesin görevinin Batı Avrupa’daki Alman istilasını ezmek olduğunu” yazdı. Birçok kişi tarafından hayatı boyunca uğruna mücadele ettiği ilkelerden vazgeçmek olarak görülen bu açıklama, işçi kitleleri tarafından dikkate alınmayan “savaşa karşı genel grev” sloganının ötesine geçme ve bir Alman zaferinin Avrupa siyasetinde yaratacağı genel gerilemeden kaçınma çabasıydı. Kropotkin’e göre, anti-militaristler hareketsiz kalırlarsa, işgalcilerin fetih planlarına dolaylı olarak yardımcı olacaklar ve ortaya çıkan engel, toplumsal bir devrim için mücadele edenler için aşılması daha da zor olacaktı.

İtalyan anarşist Errico Malatesta, Kropotkin’e verdiği bir yanıtta, pasifist olmamasına ve bir kurtuluş savaşında silahlanmanın meşru olduğunu düşünmesine rağmen, dünya savaşının -burjuva propagandasının iddia ettiği gibi- demokrasinin “ortak düşmanına karşı ortak iyi için” bir mücadele olmadığını, egemen sınıfın işçi kitlelerine boyun eğdirmesinin bir başka örneği olduğunu savundu. “Bir Alman zaferinin kesinlikle militarizmin zaferi ama aynı zamanda İtilaf devletlerinin zaferinin de Avrupa ve Asya’da Rusya-Britanya egemenliği” anlamına geleceğinin farkındaydı (Malatesta, 1993: 230).

On Altıların Manifestosu’nda Kropotkin (ve diğerleri, 1916) “tüm kurtuluş umutlarımızın yok edilmesini temsil eden bir saldırgana karşı direnme” gereğini savundu. Üçlü İtilaf’ın Almanya’ya karşı kazanacağı zafer daha az kötü olacak ve hâlihazırdaki özgürlüklere daha az zarar verecekti. Diğer taraftan, Malatesta ve Anarşist Enternasyonal’in (1915) savaş karşıtı manifestosunu imzalayan arkadaşları (1998: 388) şunu beyan etti: “Saldırı ve savunma savaşları arasında hiçbir ayrım yapılamaz”. Dahası, “Savaşan taraflardan hiçbirinin uygarlık üzerinde hak iddia etmeye hakkı olmadığı gibi, hiçbirinin meşru müdafaa iddiasında bulunmaya da hakkı yoktur” diye eklediler. Birinci Dünya Savaşı’nın, çeşitli emperyalist güçlerin kapitalistleri arasında işçi sınıfı aleyhine yürütülen çatışmanın yeni bir bölümü olduğunda ısrar ettiler. Malatesta, Emma Goldman, Ferdinand Nieuwenhuis ve anarşist hareketin büyük çoğunluğu burjuva hükümetlerini desteklemenin affedilmez bir hata olacağına ikna olmuştu. Bunun yerine, amasız ve fakatsız, “ordu için ne bir adam ne de bir kuruş” sloganına bağlı kaldılar ve savaş arayışına dolaylı desteği bile kesin bir dille reddettiler.

Savaşa yönelik tutumlar feminist hareket içinde de tartışmalara yol açtı. Kadınların uzun süredir erkeklerin tekelinde olan işlerde -çok daha düşük ücretlerle, aşırı sömürü koşullarında- askere alınan erkeklerin yerini alma gereksinimi, yeni doğan süfrajet hareketinin önemli bir bölümünde şovenist ideolojinin yayılmasını teşvik etti. Hareketin bazı liderleri, kadınların silahlı kuvvetlere katılmasına izin veren yasalar için dilekçe verecek kadar ileri gitti. İkiyüzlü hükümetlerin ifşa edilmesi -ki bu hükümetler düşmanı kapıda bekleterek savaşı temel sosyal reformları geri almak için kullandı- dönemin başlıca kadın komünist liderlerinin en önemli başarılarından biriydi. Clara Zetkin, Alexandra Kollontai, Sylvia Pankhurst ve elbette Rosa Luxemburg, militarizme karşı mücadelenin ataerkilliğe karşı mücadele için ne kadar gerekli olduğunu sonraki kuşaklara gösterecek olan yola berrak ve cesur bir şekilde ilk çıkanlar arasındaydı. Daha sonra, savaşın reddi Uluslararası Kadınlar Günü’nün ayırt edici bir parçası haline geldi ve herhangi bir yeni çatışma patlak verdiğinde savaş bütçelerine karşı çıkılması uluslararası feminist hareketin birçok platformunda öne çıktı.

Amaç araçları haklı çıkarmaz ve yanlış araçlar amaca zarar verir

Sovyetler Birliği’nin doğuşundan sonra stratejik bir uçuruma dönüşen devrimciler ve reformistler arasındaki derin bölünme ve 1920’ler ve 1930’larda ideolojik dogmatizmin büyümesi, Komünist Enternasyonal (1919-1943) ile Avrupa Sosyalist ve Sosyal Demokrat partileri arasında militarizme karşı herhangi bir ittifakı dışladı. İşçi ve Sosyalist Enternasyonal’i (1923-1940) oluşturan partiler savaşı destekledikleri için komünistlerin gözünde tüm itibarlarını kaybetmişti. Leninist “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme” fikri, önde gelen siyasetçi ve kuramcıların “yeni bir 1914”ün kaçınılmaz olduğunu düşündüğü Moskova’da hâlâ geçerliydi. Her iki tarafta da, yeni bir savaşın başlamasının nasıl önleneceğinden çok, yeni bir savaş çıkarsa ne yapılacağı konuşuluyordu. Sloganlar ve ilke beyanları, olması beklenenlerden ve daha sonra siyasi eyleme dönüşenlerden önemli ölçüde farklıydı. Komünist kamptaki eleştirel sesler arasında, “barış için mücadele” sloganının savunucusu ve bunun “çağdaş dünyanın belirleyici sorunlarından biri” olduğuna daha fazla ikna olmuş Rus liderler arasında yer alan Nikolai Bukharin ve savaş tehdidinden tüm büyük güçlerin eşit derecede sorumlu olmadığını savunan ve buna karşı geniş bir halk cephesi oluşturmak için reformist partilerle yakınlaşmayı tercih eden Georgi Dimitrov vardı. Bu görüşlerin her ikisi de, kuramsal analizi güncellemekten uzak bir şekilde, savaş tehlikesinin tüm emperyalist güçlerde eşit derecede ve ayrım gözetmeksizin yerleşik olduğunu tekrarlayan Sovyet ortodoksisinin yazınıyla karşıtlık oluşturdu.

Mao Zedong’un (1966: 15) bu konudaki görüşleri oldukça farklıydı. Japon işgaline karşı kurtuluş hareketinin başındayken, Sürümcemede Kalmış Savaş (1938) adlı kitabında komünistlerin etkin bir biçimde katılması gereken “haklı savaş”ların “birçok şeyi dönüştürebilecek ya da dönüşümlerinin önünü açabilecek muazzam bir güce sahip olduğunu” yazdı (1966: 26-27). Bu nedenle Mao’nun (1966: 53) önerdiği strateji “haksız savaşa haklı savaşla karşı çıkmak” ve dahası “siyasi hedefe [ulaşılana] kadar savaşı sürdürmek”ti. “Devrimci savaşın her şeye kadir olduğuna” dair savı Savaş ve Strateji Sorunları (1938) kitabında tekrarlanır; burada “sadece silahla tüm dünyanın dönüştürülebileceğini” (1965: 219) ve “iktidarın silahlı güçle ele geçirilmesinin, sorunun savaşla çözülmesinin devrimin temel görevi ve en yüksek biçimi olduğunu” (1965: 225) savunur.

Avrupa’da, Nazi-Faşist cephenin içeride olduğu kadar dışarıda da tırmanan şiddeti ve İkinci Dünya Savaşı’nın (1939-1945) patlak vermesi, 1914-18 savaşından daha da kötü bir senaryo yarattı. Hitler’in birliklerinin 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ardından, Nazizmin yenilgisiyle sonuçlanan Büyük Vatanseverlik Savaşı, Rus ulusal birliğinde öylesine merkezi bir unsur haline geldi ki, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra da günümüze kadar sürdü.

Savaş sonrası dünyanın iki bloğa bölünmesiyle birlikte Joseph Stalin, uluslararası Komünist hareketin ana görevinin Sovyetler Birliği’ni korumak olduğunu öğretti. Doğu Avrupa’da sekiz ülkeden oluşan bir tampon bölge oluşturulması (Yugoslavya’nın ayrılmasından sonra yedi ülke) bu siyasanın temel direğiydi. Aynı dönemde Truman Doktrini yeni bir savaş türünün ortaya çıkışına işaret etti: Soğuk Savaş. Amerika Birleşik Devletleri, Yunanistan’daki anti-komünist güçlere verdiği destek, Marshall Planı (1948) ve NATO’nun kurulmasıyla (1949) Batı Avrupa’daki ilerici güçlerin ilerlemesinin önlenmesine katkıda bulundu. Sovyetler Birliği buna Varşova Paktı’yla (1955) karşılık verdi. Bu yapılanma, Hiroşima ve Nagazaki’nin taze hatırasına rağmen, nükleer bomba denemelerinin yaygınlaşmasını da içeren büyük bir silahlanma yarışına yol açtı.

1961’den itibaren Nikita Kruşçev’in liderliğinde Sovyetler Birliği “barış içinde bir arada yaşama” olarak bilinen yeni bir siyasi rotaya girdi. Müdahale etmeme ve ulusal egemenliğe saygının yanı sıra kapitalist ülkelerle iktisadî işbirliğine vurgu yapan bu dönüşün, üçüncü bir dünya savaşı tehlikesini (Küba füzeleri krizi 1962’de bunun bir olasılık olduğunu gösterdi) önlemeli ve savaşın kaçınılmaz olmadığı savını desteklemeliydi. Bununla beraber bu yapıcı işbirliği girişimi, “fiilen var olan sosyalizm” ülkelerine değil, yalnızca ABD’ye yönelikti. Sovyetler Birliği 1956’da Macaristan’daki bir isyanı bastırdı ve Batı Avrupa’nın Komünist partileri sosyalist bloğu korumak adına askeri müdahaleyi kınamak yerine haklı buldu. Örneğin İtalyan Komünist Partisi sekreteri Palmiro Togliatti, “hata yaptığında bile kendi tarafının yanında” olduğunu ilan etti (alıntı Vittoria, 2015: 219). Bu konumlanışı paylaşanların çoğu daha sonraki yıllarda Sovyet operasyonunun yıkıcı etkilerini anladıklarında bundan acı bir şekilde pişmanlık duydu.

Benzer olaylar 1968 yılında Çekoslovakya’da barış içinde bir arada yaşamanın zirvesinde gerçekleşti. Prag Baharı sırasında demokratikleşme ve iktisadî merkezsizleşme talepleriyle karşılaşan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbürosu, oybirliğiyle yarım milyon asker ve binlerce tank gönderme kararı aldı. Polonya Birleşik İşçi Partisi’nin 1968’deki kongresinde Leonid Brejnev, Varşova Paktı ülkelerinin “sınırlı egemenliği” olarak adlandırdığına atıfta bulunarak eylemi açıkladı: “Sosyalizme düşman güçler bir sosyalist ülkenin gelişimini kapitalizme doğru çevirmeye çalıştığında, bu sadece ilgili ülkenin sorunu değil, tüm sosyalist ülkelerin ortak sorunu ve kaygısı haline gelir”. Bu demokrasi karşıtı mantığa göre, neyin “sosyalizm” olup olmadığının tanımı doğal olarak Sovyet liderlerinin keyfi kararına kalıyordu. Ama bu kez soldaki eleştirmenler daha açık sözlüydü ve hatta çoğunluğu temsil ediyordu. Sovyet eyleminin sadece Yeni Sol hareketler tarafından değil, Çinliler de dahil olmak üzere komünist partilerin çoğunluğu tarafından onaylanmadığı ifade edilse de, Ruslar geri adım atmadı ve “normalleşme” adını verdikleri bir süreç yürüttü. Sovyetler Birliği iktisadî kaynaklarının önemli bir kısmını askeri harcamalara ayırmaya devam etti ve bu da toplumda otoriter bir kültürün pekişmesine yardımcı oldu. Bu şekilde, Vietnam’daki savaşa karşı olağanüstü seferberliklerle daha da büyüyen barış hareketinin iyi niyetini sonsuza kadar kaybetti.

Sonraki on yılın en önemli savaşlarından biri Sovyetlerin Afganistan’ı işgaliyle başladı. Kızıl Ordu 1979’da yeniden Moskova’nın dış siyasasının önemli bir aracı haline geldi ve kendi “güvenlik bölgesi” olarak tanımladığı yere müdahale etme hakkını talep etmeye devam etti. Bu talihsiz karar, on yıldan fazla bir süreye yayılan, çok sayıda insanın ölümüne ve milyonlarca mültecinin ortaya çıkmasına neden olan yorucu bir maceraya dönüştü. Bu olay karşısında uluslararası Komünist hareket, Sovyetlerin Macaristan ve Çekoslovakya’yı işgalleri karşısında olduğundan çok daha az suskun kaldı. Yine de bu yeni savaş, uluslararası kamuoyunda “fiilen var olan sosyalizm”le barış ve militarizm karşıtlığına dayanan siyasi alternatif arasındaki bölünmeyi daha da net bir şekilde ortaya koydu.

Bir bütün olarak ele alındığında, bu askeri müdahaleler sadece genel bir silahlanmanın azaltılmasına değil, aynı zamanda sosyalizmin itibarsızlaştırılmasına ve küresel olarak zayıflatılmasına da hizmet etti. Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş’ın başlangıcından bu yana az ya da çok gizlice darbeleri destekleyen ve dünya çapında yirmiden fazla ülkede demokratik yollarla seçilmiş hükümetlerin devrilmesine yardımcı olan ABD’ninkinden farklı şekillerde hareket eden emperyal bir güç olarak görülmeye başlandı. Son olarak, 1977-1979 yıllarında Çin-Sovyet çatışması zemininde Kamboçya ile Vietnam ve Çin ile Vietnam arasında yaşanan “sosyalist savaşlar”, “Marksist-Leninist” ideolojinin (Marx ve Engels tarafından atılan özgün temellerden zaten uzak olan) savaşı yalnızca kapitalizmin iktisadî dengesizliklerine bağlama kozunu ortadan kaldırdı.

Solda olmak savaşa karşı olmaktır

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ne diğer ülkelerin içişlerine müdahale miktarını azalttı ne de her halkın altında yaşayacağı siyasi rejimi seçme özgürlüğünü arttırdı. ABD’nin son yirmi beş yılda -BM yetkisi olmadan ve saçma bir şekilde “insani” olarak tanımlansa bile- yürüttüğü ve yeni çatışma biçimlerini, yasadışı yaptırımları ve siyasi, iktisadî ve medya koşullandırmalarını da ekleyebileceğimiz sayısız savaş, dünyanın iki süper güç arasında iki kutuplu bölünmesinin, “Yeni Dünya Düzeni”nin neoliberal mantrası tarafından vaat edilen özgürlük ve ilerleme çağına yol açmadığını gösterir. Bu bağlamda, bir zamanlar solun değerlerine sahip çıkan pek çok siyasi güç bir dizi savaşa katıldı. Kosova’dan Irak ve Afganistan’a -Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana NATO tarafından yürütülen başlıca savaşlardan bahsetmek gerekirse- bu güçler her seferinde silahlı müdahaleye destek verdi ve kendilerini sağdan giderek daha az ayırt edilebilir hale getirdi.

Rusya-Ukrayna savaşı, solu bir kez daha bir ülkenin egemenliği saldırı altındayken nasıl tepki vermesi gerektiği ikilemiyle karşı karşıya bıraktı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamamak Venezuela hükümeti açısından siyasi bir hatadır ve ABD’nin gelecekte gerçekleştireceği olası saldırganlık eylemlerine yönelik kınamaların daha az inandırıcı görünmesine neden olur. Marx’ın 1860’ta Ferdinand Lassalle’a yazdığı gibi (Marx, 1985: 154; Musto, 2018: 132), “dış siyasada ‘gerici’ ve ‘devrimci’ gibi sloganlar kullanarak kazanılacak çok az şey olduğu” doğrudur -“öznel olarak gerici olanın dış siyasada nesnel olarak devrimci olduğu [kanıtlanabilir]”. Ama sol güçler yirminci yüzyıldan “düşmanımın düşmanıyla” ittifak yapmanın, özellikle de günümüzde olduğu gibi ilerici cephenin siyasi olarak zayıf ve kuramsal olarak kafası karışık olduğu ve kitlesel seferberliklerin desteğinden yoksun olduğu durumlarda, genellikle ters tepen anlaşmalara yol açtığını öğrenmiş olmalıdır.

Lenin’in (1964b: 148) Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ndaki sözlerini hatırlayalım: “Bir emperyalist güce karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesinin, belirli koşullar altında, bir başka ‘Büyük’ Güç tarafından aynı derecede emperyalist çıkarları için kullanılabileceği gerçeği, sosyal demokrasiyi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaktan vazgeçirmek için daha fazla ağırlığa sahip olmamalıdır”. Genellikle oyunda olan jeopolitik çıkarlar ve entrikaların ötesinde, sol güçler tarihsel olarak ulusal kendi kaderini tayin ilkesini destekledi ve tek tek devletlerin kendi sınırlarını halkın açık iradesi temelinde belirleme hakkını savundu. Sol, savaşlara ve “ilhak”lara karşı mücadele etti çünkü bunların egemen ulusun işçileriyle ezilen ulus arasında dramatik çatışmalara yol açtığının ve ezilen ulusun kendi burjuvazisiyle birleşerek birincisini düşman olarak görmesinin koşullarını yarattığının farkındadır. Lenin (1964a: 329-330), Kendi Kaderini Tayin Hakkı Tartışmasının Sonuçları (1916) adlı metninde, “sosyalist devrim Petrograd, Berlin ve Varşova’da zafere ulaşırsa, Polonya sosyalist hükümeti, Rus ve Alman sosyalist hükümetleri gibi, örneğin Ukraynalıları Polonya devletinin sınırları içinde ‘zorla tutmaktan’ vazgeçecektir” yazdı. O halde Vladimir Putin liderliğindeki milliyetçi hükümete neden farklı bir şey önerilsin?

Öte yandan, soldaki birçok kişi, yeni bir Union Sacrée’yi (1914’te, Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, hükümetin savaş tercihlerini desteklemeye karar veren Fransız sol güçlerinin feragatini selamlamak için kullanılan ifade) körükleyerek, doğrudan ya da dolaylı olarak ortak savaşçı olma cazibesine kapıldı. Bugün bu tür bir konumlanış, Atlantikçilik’le pasifizm arasındaki ayrımın giderek bulanıklaşmasına hizmet eder. Tarih, ilerici güçlerin savaşa karşı çıkmadıklarında, varoluş nedenlerinin önemli bir kısmını kaybettiklerini ve karşı kampın ideolojisini yuttuklarını gösterir. Bu durum, sol partiler hükümetteki varlıklarını siyasi eylemlerini ölçmenin temel yolu haline getirdiklerinde -İtalyan komünistlerinin Kosova ve Afganistan’daki NATO müdahalelerini desteklerken yaptıkları gibi ya da Ukrayna ordusuna silah gönderilmesi konusunda tüm İspanyol parlamento yelpazesinin oybirliğiyle oluşturduğu koroya katılan bugünkü Unidas Podemos’un büyük bir kısmının yaptığı gibi- gerçekleşir. Bu tür madun davranışlar geçmişte birçok kez cezalandırıldı; buna fırsat doğar doğmaz sandıkta cezalandırılmak da dahildir.

Bonapartizm demokrasi değildir

1850’lerde Marx, Kırım Savaşı üzerine günümüzle birçok ilginç ve faydalı paralellikler içeren parlak bir dizi makale kaleme aldı. “On sekizinci Yüzyıl Diplomasi Tarihinin Vahiyleri [Revelations of the Diplomatic History of the 18th Century] (1857) adlı makalesinde Marx (1986: 86), Rusya’yı birleştirdiği ve otokrasisinin temelini attığı düşünülen on beşinci yüzyılın büyük Moskovalı hükümdarından bahsederken şunları yazdı: “Sadece bir dizi ad ve tarihi diğerleriyle değiştirmek yeterlidir ve III. Ivan’ın […] siyasalarıyla bugünkü Rusya’nın siyasalarının sadece benzer değil, aynı olduğu ortaya çıkar”. Bununla beraber New-York Daily Tribune için yazdığı bir yazıda, Rusya karşıtı koalisyonu yücelten liberal demokratlara karşı şunları yazdı: “Rusya’ya karşı savaşı özgürlük ve despotizm arasındaki bir savaş olarak tanımlamak bir hatadır. Böyle bir durumda, özgürlüğün bir Bonaparte tarafından temsil edilmeyeceği gerçeği bir yana, savaşın tüm açık amacı Viyana Antlaşmalarının -ulusların özgürlüğünü ve bağımsızlığını ortadan kaldıran antlaşmaların- […] sürdürülmesidir” (1980: 228). Bonaparte yerine Amerika Birleşik Devletleri’ni ve Viyana Antlaşmaları yerine NATO’yu koyarsak, bu gözlemler sanki bugün için yazılmış gibi görünür.

Hem Rus hem de Ukrayna milliyetçiliğine ve NATO’nun genişlemesine karşı çıkanların düşünceleri, siyasi kararsızlık kanıtı ya da kuramsal belirsizlik göstermez. Son haftalarda bir dizi uzman, çatışmanın kökenlerine ilişkin (Rus işgalinin barbarlığını hiçbir şekilde azaltmayan) açıklamalar yaptı ve savaşı olanaklı olan en kısa sürede sona erdirmenin ve en az sayıda kurban vermenin en etkili yolunun bağlantısızlık siyasasını önerenlerin konumlanışını ortaya koydu. Sorun, Hegel’in dünyevi çelişkilerin asıl gerçekliğini ele almaktan aciz olduğunu düşündüğü, soyut idealizme batmış “güzel ruhlar” gibi davranmak değildir. Aksine, sorun savaşın sınırsız genişlemesine karşı tek gerçek panzehire gerçeklik kazandırmaktır. Daha fazla askeri harcama ve daha fazla askere alma çağrısı yapan seslerin ya da Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Siyasası Yüksek Temsilcisi gibi Ukraynalılara “savaş için gerekli silahları” sağlamanın Avrupa’nın görevi olduğunu düşünenlerin sonu yoktur (Borrell, 2022). Ama bu tutumların aksine, iki kesin noktaya dayanan aralıksız bir diplomatik faaliyet sürdürmek gerekir: gerilimi azaltma ve bağımsız Ukrayna’nın tarafsızlığı.

Rusya’nın hamlelerinin ardından NATO’ya verilen desteğin artmasına rağmen, kamuoyunun dünyanın en büyük ve en saldırgan savaş makinesi olan NATO’yu küresel güvenlik sorunlarının çözümü olarak görmemesini sağlamak için daha fazla çalışmak gerekir. NATO’nun tehlikeli ve etkisiz bir örgüt olduğu, genişleme ve tek kutuplu hâkimiyet arayışıyla dünyada savaşa yol açan gerilimleri körüklemeye hizmet ettiği gösterilmelidir.

Sosyalizm ve Savaş’ta Lenin, Marxistlerin pasifistlerden ve anarşistlerden farklı olarak “her savaşı ayrı ayrı incelemeyi tarihsel olarak (Marx’ın diyalektik materyalizmi [sic!] açısından) gerekli gördüklerini” ileri sürdü. Devamında, şunu iddia etti: “Tarihte, kaçınılmaz olarak tüm savaşlara eşlik eden tüm dehşet, vahşet, sıkıntı ve acılara rağmen, ilerici olan, yani insanlığın gelişimine fayda sağlayan çok sayıda savaş olmuştur” (1971: 299). Bu geçmişte doğruysa, kitle imha silahlarının sürekli yayıldığı çağdaş toplumlarda bunu tekrarlamak dar görüşlülük olacaktır. Nadiren savaşlar -devrimlerle karıştırılmamalıdır- sosyalizm kuramcılarının umduğu demokratikleştirici etkiye sahipti. Gerçekten de, hem insan hayatına mal olmaları hem de üretici güçleri yok etmeleri nedeniyle devrimi gerçekleştirmenin en kötü yolu oldukları kanıtlandı. Gerçekten de savaşlar, genellikle işçi hareketini parçalayan milliyetçi duygularla birleşen bir şiddet ideolojisini yayar. Nadiren özyönetim ve doğrudan demokrasi pratiklerini destekler; bunun yerine otoriter kurumların gücünü arttırır. Bu, ılımlı solun da asla unutmaması gereken bir derstir.

Savaş Üzerine Düşünceler’in (1933) en verimli pasajlarından birinde Simone Weil (2021: 101) “bir devrimin savaştan kaçınmasının” mümkün olup olmadığını merak eder. Ona göre bu, “tüm umutları terk etmek” istemiyorsak sahip olduğumuz tek “zayıf olasılıktır”. Devrimci savaş genellikle “devrimin mezarına” dönüşür çünkü “silahlı yurttaşlara bir kontrol aygıtı, polis baskısı, özel bir mahkeme ve firar cezası olmaksızın savaş yürütme araçları verilmez”. Savaş, diğer tüm toplumsal görüngülerden daha fazla askeri, bürokratik ve polis aygıtını şişirir. “Bireyin devlet bürokrasisi önünde tamamen silinmesine yol açar”. Dolayısıyla, “savaş derhal ve kalıcı olarak sona ermezse […] sonuç, Marx’ın deyimiyle, devlet aygıtını parçalamak yerine mükemmelleştiren devrimlerden biri olacaktır” ya da daha açık bir ifadeyle, “bastırmak istediğimiz rejimin başka bir biçim altında genişletilmesi anlamına bile gelecektir”. O halde savaş durumunda, “kendimizin de çarklarını oluşturduğumuz askeri makinenin işleyişini engellemek ya da bu makinenin insan hayatlarını körü körüne ezmesine yardım etmek arasında seçim yapmalıyız” (2021: 101-102).

Sol için savaş, Clausewitz’in ünlü sözünü alıntılayacak olursak, “siyasetin başka araçlarla devamı” olamaz. Aslında, savaş yalnızca siyasetin başarısızlığını belgeler. Sol hegemonik olmak ve tarihini bugünün görevleri için kullanabildiğini göstermek istiyorsa, pankartlarına silinmeyecek şekilde “anti-militarizm” ve “Savaşa hayır!” kelimelerini yazmalıdır.

Kaynakça:

Adams MS (2019) Anarchism and the First World War. In: Levy C and Adams M (eds) The Palgrave Handbook of Anarchism. Cham: Palgrave Macmillan, pp. 389–407.

Borrell J (2022) It is a matter of life and death. So the EU will provide weapons for Ukraine’s armed forces. The Guardian, 27 February, available at https://www.theguardian.com/commentisfree/2022/feb/27/eu-will-provide-weapons-for-ukraine-josep-borrell (accessed 9 april 2022).

Carr EH (1964) Principles of Foreign Policy. In: Carr EH, Socialism in One Country. London: Palgrave Macmillan, vol. 3, part I, pp. 3-20.

Claudin F (1975) The Communist Movement: From Comintern to Cominform. New York, NJ: Monthly Review Press, 2 voll.

De Paepe C (2014a) Strike Against War. In: Musto M (ed.) Workers Unite! The International 150 Years Later. New York, NJ: Bloomsbury, p. 229.

De Paepe C (2014b) On the True causes of War. In: Musto M (ed.) Workers Unite! The International 150 Years Later. New York, NJ: Bloomsbury, pp. 230-31.

Dominick RH (1982) Wilhelm Liebknecht and the founding of the German Social Democratic party. Chapel Hill: University of North Carolina Press.

Engels F (1987) Anti-Dühring, In: Marx Engels Collected Works. New York, NJ: International Publishers, vol. 25, pp. 5-311.

Engels F (1990) Can Europe Disarm In: Marx Engels Collected Works. New York, NJ: International Publishers, vol. 27, pp. 367-393.

Freymond J (ed.) (1962) La première Internationale. Geneva: Droz, 1962, vol. I.

Hafner (2014) The Real Causes of the War. In: Musto M (ed.) Workers Unite! The International 150 Years Later. New York, NJ: Bloomsbury, pp. 233-234.

Jaurès J (1982) L’Armée nouvelle. Paris: Imprimerie nationale.

Kautsky K (1903) The Social Revolution. Chicago, IL: Charles Kerr & Co.

Kropotkin P (1914) A Letter on the Present War. Freedom, October, pp. 76–77.

Kropotkin P et al. (1916) The Manifesto of the Sixteen. Available at https://www.marxists.org/reference/archive/kropotkin-peter/1916/sixteen.htm (accessed 9 april 2022).

Lenin VI (1964a) Results of the Discussion on Self-Determination. In: Lenin V, Collected Works. Moscow: Progress Publishers, vol. 22, pp. 320-360.

Lenin VI (1964b) The Socialist Revolution and the Right of Nations to Self-Determination. In Lenin, Collected Works. Moscow: Progress Publishers, vol. 22, pp. 143-156.

Lenin VI (1971) Socialism and War. In: Lenin, Collected Works. Moscow: Progress Publishers, vol. 21, pp. 295-338.

Luxemburg R (1915) Theses on the Tasks of International Social-Democracy. Available at https://www.marxists.org/archive/luxemburg/1915/xx/theses.htm (accessed 9 april 2022).

Malatesta, E (1993) Anarchists have forgotten their principles, 1914. In: Richards V (ed.) Malatesta: Life & Ideas. London: Freedom Press, pp. 227-231.

Malatesta, E et al (1998) Anti-War Manifesto, published as ‘Malatesta, the Anarchist International and War’. In: Guérin D (ed.) No Gods, No Masters: An Anthology of Anarchism. Oakland: Ak Press, pp. 387–389.

Mao Tse-Tung (1965) Problems of War and Strategy. In: Mao Tse-Tung, Selected Works of Mao-Tse-Tung. Peking: Foreign Languages Press, vol. 2, pp. 219-235.

Mao Tse-Tung (1966) On Protracted War. Peking: Foreign Languages Press.

Marcobelli E (2021) Internationalism Toward Diplomatic Crisis: The Second International and French, German and Italian Socialists. London: Palgrave MacMillan.

Marx K (1980) Reorganization of the British War Administration. In: Marx Engels Collected Works. New York, NJ: International Publishers, vol. 13, pp. 227-233.

Marx K (1985) Karl Marx to Ferdinand Lassalle 2 June 1860. In: Marx Engels Collected Works. New York, NJ: International Publishers, vol. 41.

Marx K (1986) Revelations of the Diplomatic History of the 18th Century. In: Marx Engels Collected Works. New York, NJ: International Publishers, vol. 15, pp. 25-96.

Marx K (1996) Capital, Volume I. In: Marx Engels Collected Works. New York, NJ: International Publishers, vol. 35.

Marx K (2014) Resolutions of the Brussels Congress (1868). In: Musto M (ed.) Workers Unite! The International 150 Years Later. New York, NJ: Bloomsbury, pp 89-93.

Medvedev R (1989) Let History Judge: The Origins and Consequences of Stalinism. New York, NJ: Columbia University Press.

Musto M (2014) Introduction. In: Musto M (ed.) Workers Unite! The International 150 Years Later. New York, NJ: Bloomsbury, pp 1-68.

Musto M (2018), Another Marx: Early Manuscripts to the International, London: Bloomsbury.

Pelz WE. (ed.) (2016) Wilhelm Liebknecht and German Social Democracy: A Documentary History. Chicago, IL: Haymarket Books.

Robespierre M (1956) Textes choisis. Paris: Éditions Sociales, vol. I.

Rosa L (1911) L’Armée nouvelle de Jean Jaurès. Available at https://www.marxists.org/francais/luxembur/works/1911/06/armee.htm (accessed 9 april 2022).

Trotsky L (1971) The Struggle against Fascism in Germany. New York, NJ: Pathfinder Press.

Trotsky L (1971) The Third International after Lenin. New York, NJ: Pioneer Publishers.

Vittoria A (2015) Togliatti e gli intellettuali. La politica culturale dei comunisti italiani (1944-1964). Roma: Carocci.

Vv. Aa. (1915) The Zimmerwald Manifesto. In: Trotsky L, The War and the International. Available at https://www.marxists.org/archive/trotsky/1914/war/part3.htm#zimman- (accessed 9 april 2022).

Vv. Aa. (1972) International Socialist Congress at Stuttgart. In: Lenin VI, Collected Works. Moscow: Progress Publishers, vol. 13, pp. 75-81.

Vv. Aa. (1977) The Second International Socialist Conference at Kienthal. In: Lenin VI, Collected Work. Moscow: Progress Publishers, vol. 41, pp. 369-380.

Weil S (2021) Reflections on War. Journal of Continental Philosophy 2(1): 93-103.

Wright Mills C (1956) The Power Elite. Oxford: Oxford University Press.

Categories
Journalism

علل اقتصادی جنگ

علل اقتصادی جنگ
مارچلو موستو

سروش پیروی

درحالی‌که علم سیاست انگیزه‌های ایدئولوژیک، سیاسی، اقتصادی و حتی روان‌شناختی را در پس انگیزۀ جنگ بررسی کرده‎‌است، نظریۀ سوسیالیستی با برجسته کردن رابطۀ بین توسعۀ سرمایه‌داری و گسترش جنگ‌ها، یکی از قانع‌کننده‌ترین مشارکت‌ها را انجام داده‌است.
در مناظره‌های بین‌المللی اول1، سزار دِ پاپه2، یکی از رهبران اصلی نشست، آنچه را که بعداً به موضع کلاسیک جنبش کارگری تبدیل می‌شود، فرمول‌بندی کرد، در باب این مسئله که: جنگ‌ها تحت رژیم تولید سرمایه‌داری اجتناب‌ناپذیر هستند. در جامعۀ معاصر، آنها نه به‌وسیلۀ جاه‌طلبی‌های پادشاهان یا افراد دیگر، بلکه توسط مدل غالب اجتماعی ـ اقتصادی به‌وجود می‌آیند. درس تمدن برای جنبش کارگری از این باور ناشی شد که هر جنگی را باید «جنگ داخلی» تلقی کرد؛ درگیری وحشیانه‌ای بین کارگران که وسایل لازم برای بقایشان را از آنها سلب کرد.
کارل مارکس در هیچ‌یک از نوشته‌های خود دیدگاه‌های خود ـ که پراکنده و گاه متناقض بودند ـ در مورد جنگ را مطرح نکرد و دستورالعمل‌هایی برای نگرش صحیح نسبت به آن ارائه نکرد. او در کتاب سرمایه3 استدلال کرد که خشونت یک نیروی اقتصادی است، همانند «زائویی جامعۀ جدیدی را از دل هر جامعۀ قدیمی بیرون می‌کشد». اما او جنگ را راه میانبر حیاتی برای دگرگونی انقلابی جامعه نمی‌دانست و هدف اصلی فعالیت سیاسی او متعهد ساختن کارگران به اصل همبستگی بین‌المللی بود.
جنگ چنان پرسش مهمی برای فردریش انگلس4 بود که یکی از آخرین نوشته‌های خود را به آن اختصاص داد. او در «آیا اروپا می‌تواند خلع سلاح کند؟» خاطرنشان کرد که در بیست‌و‌پنج سال گذشته، هر قدرت بزرگی تلاش کرده بود از نظر نظامی و آمادگی جنگی از رقبای خود پیشی بگیرد. این شامل سطوح بی‌سابقه‌ای از تولید تسلیحات بود و قارۀ کهن را به «جنگ ویرانگری که هرگز جهان ندیده بود» نزدیک‌تر کرده‌است. به گفتۀ انگلس «نظام ارتش‌های ثابت [= ارتش‌هایی که در جنگ نیستند] در سراسر اروپا به چنان حدی افراطی شده‌است که یا باید به‌خاطر بار (مخارج) نظامی، نابودی اقتصادی را برای مردم به‌همراه آورد، یا در غیر این صورت به یک جنگ به‌نهایت نابودگر تبدیل شود». انگلس در تحلیل خود فراموش نکرد که تأکید کند ارتش‌های ثابت عمدتاً همان‌قدر که برای اهداف نظامی خارجی هستند، برای اهداف سیاسی داخلی نیز حفظ می‌شوند. آنها با تقویت نیروهایی برای سرکوب پرولتاریا و مبارزات کارگری قصد داشتند «در برابر دشمن داخلی محافظت کنند که بیشتر از دشمن خارجی تهدیدکننده بود». از آنجایی که لایه‌های مردمی پرجمعیت بیش از هر کس دیگری هزینه‌های جنگ را از طریق مالیات و تأمین نیرو برای دولت پرداخت می‌کردند، جنبش کارگری باید برای «کاهش تدریجی مدت خدمت [نظامی] توسط معاهدۀ بین‌المللی» و برای خلع سلاح، به‌عنوان تنها «ضمانت صلح» مؤثر مبارزه کند.

آزمایش و فروپاشی

طولی نکشید که بحث نظریِ زمانِ صلح به مهم‌ترین موضوع سیاسی عصر تبدیل شد؛ زمانی که جنبش کارگری باید با موقعیت‌های واقعی روبرو می‌شد که در آن نمایندگان آنها در ابتدا با هرگونه حمایت از جنگ مخالف بودند. در درگیری فرانسه و پروس در سال ۱۸۷۰ ـ که پیش از گفت‌و‌گوی پاریس5 بود ـ ویلهلم لیبکنشت6 و آگوست ببل7، نمایندگان سوسیال دموکرات، اهداف الحاقی آلمان بیسمارک را محکوم کردند و علیه اعتبارات جنگی رأی دادند. تصمیم آنها برای «رد لایحۀ بودجۀ اضافی برای ادامۀ جنگ» باعث شد که آنها به اتهام خیانت بزرگ به دو سال حبس محکوم شوند، اما به طبقۀ کارگر راهی جایگزین برای سر برآوردن از بحران نشان داد.
از آنجایی که قدرت‌های بزرگ اروپایی به گسترش امپریالیستی خود ادامه می‌دادند، مناقشه بر سر جنگ اهمیت بیشتری در بحث‌های نشست بین‌المللی دوم8 پیدا کرد. مصوبه‌ای که در کنگرۀ موسس آن تصویب شد، صلح را به عنوان «پیش‌شرط ضروریِ هرگونه رهایی کارگران» اعلام کرده بود. همان‌طور که Weltpolitik ـ سیاست تهاجمی آلمان امپراتوری برای گسترش قدرت خود در عرصۀ بین‌المللی ـ فضای ژئوپلیتیکی را تغییر داد، اصول ضد جنگ‌گرایی ریشه‌های عمیق‌تری در جنبش کارگری فرو برد و بحث‌ها دربارۀ درگیری‌های مسلحانه را تحت تأثیر قرار داد. جنگ دیگر تنها به‌عنوان باز کردن فرصت‌های انقلابی و تسریع در فروپاشی نظام تلقی نمی‌شد (ایده‌ای در سمت چپ که به «انقلاب بدون انقلاب» ماکسیمیلیان روبسپیر9 برمی‌گردد). اکنون به دلیل پیامدهای ناگوار آن برای پرولتاریا در قالب گرسنگی، فقر و بیکاری به‌عنوان یک خطر تلقی می‌شد.
مصوبه‌ی «درباب نظامی‌گری و منازعات بین‌المللی»10 که ازسوی نشست بین‌المللی دوم در کنگرۀ اشتوتگارت در سال ۱۹۰۷ به تصویب رسید، تمام نکات کلیدی را که به میراث مشترک جنبش کارگری تبدیل شده بود، خلاصه کرد. از جمله این موارد عبارت‌اند از: رأی مخالف به بودجه‌هایی که هزینه‌های نظامی را افزایش می‌دهد، بی‌اعتنایی به ارتش‌های ثابت و برتری دادن به سیستم شبه‌نظامیان مردمی.
با گذشت سال‌ها، بین‌المللی دوم کمتر و کمتر خود را متعهد به سیاست «عمل به نفع صلح» کرد و بیشتر احزاب سوسیالیست اروپایی در نهایت از جنگ جهانی اول حمایت کردند. البته این اقدام پیامدهای فاجعه‌باری داشت. جنبش کارگری با این ایده که «منافع پیشرفت» نباید در انحصار سرمایه‌داران قرار گیرد، در اهداف توسعه‌طلبانۀ طبقات حاکم شریک شد و با ایدئولوژی ناسیونالیستی اشباع شد. ابین‌المللی دوم در برابر جنگ کاملاً ناتوان بود و در یکی از اهداف اصلی خود یعنی حفظ صلح شکست خورد.
رزا لوکزامبورگ11 و ولادیمیر لنین12 دو تن از سرسخت‌ترین مخالفان جنگ بودند. لوکزامبورگ درک نظری چپ را گسترش و نشان داد که چگونه میلیتاریسم مهرۀ اصلی دولت است. او با نشان دادن اعتقاد و اثربخشی کم‌نظیر در میان دیگر رهبران کمونیست، استدلال کرد که شعار «جنگ علیه جنگ!» باید به سنگ‌بنای سیاست طبقه‌ی کارگر تبدیل شود. همان‌طور که او در «بحران سوسیال دموکراسی»13 نوشت، بین‌المللی دوم به دلیل شکست «در دستیابی به یک تاکتیک و اقدام مشترک پرولتاریا در همه کشورها» منحل شده بود. بنابراین، از آن زمان به بعد، «هدف اصلی» پرولتاریا باید «مبارزه با امپریالیسم و جلوگیری از جنگ‌ها، در زمان صلح مانند زمان جنگ» باشد.
در کتاب سوسیالیسم و جنگ14 و بسیاری از نوشته‌های دیگر در طول جنگ جهانی اول، شایستگی بزرگ لنین شناسایی دو سؤال اساسی بود. اولین مورد مربوط به «جعل تاریخی» بود؛ هر زمان که بورژوازی سعی کرد «احساس رهایی ملی پیشرونده»15 را به آنچه در واقع جنگ‌های «غارت‌کننده» بود نسبت دهد، که تنها با این هدف انجام می‌شد که این بار کدام متخاصم باید بیگانه‌ترین مردم را سرکوب کند و نابرابری های سرمایه‌داری را افزایش دهد. دوم پوشاندن تضادها توسط اصلاح‌طلبانِ سوسیال بود که مبارزۀ طبقاتی را با ادعای «لقمه‌ای از سودی که بورژوازی ملی خود از طریق غارت کشورهای دیگر به‌دست آورده بود» جایگزین کرده بودند. مشهورترین تز این جزوه ـ که انقلابیون باید به‌دنبال «تبدیل جنگ امپریالیستی به جنگ داخلی» باشند ـ تلویحاً حاکی از آن بود که کسانی که واقعاً خواهان یک «صلح دموکراتیک پایدار» بودند، باید «جنگ داخلی علیه دولت‌های خود و بورژوازی» به‌راه اندازند. لنین متقاعد شده بود به آنچه که تاریخ بعداً نادقیق بودنش را نشان می‌دهد: این‌که هر مبارزۀ طبقاتی که به‌طور مداوم در زمان جنگ انجام شود «ناگزیر» روحیۀ انقلابی را در میان توده‌ها ایجاد می‌کند.

خطوط مرزی

جنگ جهانی اول نه تنها در انترناسیونال دوم بلکه در جنبش آنارشیستی نیز شکاف ایجاد کرد. پتر کروپوتکین16 در مقاله‌ای که مدت کوتاهی پس از شروع درگیری منتشر شد، نوشت: «وظیفۀ هرکسی که ایدۀ پیشرفت بشری را گرامی می‌دارد، سرکوب تهاجم آلمان به اروپای غربی است». آنارشیست ایتالیایی انریکو مالاتستا17 در پاسخ به کروپوتکین استدلال کرد که «پیروزی آلمان قطعاً پیروزی نظامی‌گری را به‌همراه خواهد داشت، اما همچنین پیروزی متفقین به‌معنای تسلط روسیه و بریتانیا در اروپا و آسیا خواهد بود».
کروپوتکین در مانیفست شانزده18، بر لزوم «مقاومت در برابر متجاوزی که نمایانگر نابودی همۀ امیدهای ما برای رهایی است» تأکید کرد. پیروزی ائتلاف سه‌گانه (Triple Entente) در برابر آلمان، شرّ کمتری خواهد بود و کمتر به تضعیف آزادی‌های موجود کمک می‌کند. از سوی دیگر، مالاتستا و دیگر امضاکنندگان مانیفست بین‌المللی آنارشیستی ضد جنگ19 اعلام کردند: «هیچ تمایزی بین جنگ‌های تهاجمی و دفاعی ممکن نیست». علاوه بر این، آنها افزودند که «هیچ‌یک از متخاصمین حق ادعای تمدن را ندارند، همان‌طور که هیچ‌یک از آنها حق مشروع ادعای دفاع از نفس را ندارند».
نگرش به جنگ نیز بحث‌هایی را در جنبش فمینیستی برانگیخت. نیاز به زنان برای جایگزینی مردان در مشاغلی که مدت‌ها در انحصار این قشر جامعه بود، گسترش ایدئولوژی شوونیستی20 را در بخش قابل توجهی از جنبش تازه متولدشدۀ حق رأی تشویق کرد. افشای دوروییِ دولت‌هایی که برای برانگیختن دشمن در دروازه‌ها، از جنگ برای عقب انداختن اصلاحات اساسی اجتماعی استفاده می‌کردند، یکی از مهم‌ترین دستاوردهای رزا لوکزامبورگ و فمینیست‌های کمونیست آن زمان بود. آنها نخستین کسانی بودند که شجاعانه و به‌صورت شفاف راهی را آغاز کردند که به نسل‌های متوالی نشان می‌داد که چگونه مبارزه علیه نظامی‌گری برای مبارزه با پدرسالاری ضروری است. بعدها، نپذیرفتن جنگ به بخش مشخصی از روز جهانی زن تبدیل شد و مخالفت با بودجه‌های جنگ در آغاز هر درگیری جدید در بسیاری از بسترهای جنبش بین‌المللی فمینیستی برجسته شد.
تشدید خشونت‌های جبهۀ فاشیست نازی، در داخل و خارج از کشور، و شروع جنگ جهانی دوم، سناریویی بدتر از جنگ ۱۹۱۸ـ۱۹۱۴ ایجاد کرد. پس از حملۀ نیروهای هیتلر به اتحاد جماهیر شوروی در سال ۱۹۴۱، جنگ بزرگ میهن‌پرستانه21، که با شکست نازیسم به پایان رسید، چنان عنصر مرکزی در وحدت ملی روسیه شد که از سقوط دیوار برلین جان سالم به در برد و تا روزگار ما ادامه داشته‌است.
با تقسیم جهان به دو بلوک پس از جنگ، جوزف استالین22 آموخت که وظیفۀ اصلی جنبش بین‌المللی کمونیستی حفاظت از اتحاد جماهیر شوروی است. ایجاد یک منطقۀ حایل23 متشکل از هشت کشور در اروپای شرقی رکن اصلی این سیاست بود. از سال ۱۹۶۱، تحت رهبری نیکیتا خروشچف24، اتحاد جماهیر شوروی مسیر سیاسی جدیدی را آغاز کرد که به «همزیستی مسالمت‌آمیز» معروف شد. با این حال، این تلاش برای همکاری سازنده فقط برای رابطه با ایالات متحده آمریکا بود، نه کشورهای «سوسیالیسم واقعی». در سال ۱۹۵۶، اتحاد جماهیر شوروی قبلاً انقلاب مجارستان را به طرز وحشیانه‌ای سرکوب کرده بود. اتفاقات مشابهی در سال ۱۹۶۸ در چکسلواکی رخ داد. دفتر سیاسی حزب کمونیست اتحاد جماهیر شوروی در مواجهه با خواسته‌های دموکراتیزه شدن در جریان «بهار پراگ»25 به اتفاق آرا تصمیم گرفت نیم میلیون سرباز و هزاران تانک را به آنجا بفرستد. لئونید برژنف26 این اقدام را با اشاره به آنچه که «حاکمیت محدود»27 کشورهای پیمان ورشو خواند، توضیح داد: «وقتی نیروهای دشمن سوسیالیسم تلاش می‌کنند توسعۀ کشور سوسیالیستی را به‌سمت سرمایه‌داری سوق دهند، تنها به مشکل آن کشور تبدیل نمی‌شود، بلکه یک مشکل مشترک و دغدغۀ همۀ کشورهای سوسیالیستی هستند». برپایۀ این منطقِ ضد دموکراتیک، تعریف سوسیالیسم که چه هست و چه نیست، طبیعتاً به تصمیم خودسرانۀ رهبران شوروی افتاد.
با تهاجم به افغانستان، در سال ۱۹۷۹، ارتش سرخ دوباره به ابزار اصلی سیاست خارجی مسکو تبدیل شد، که همچنان مدعی حق مداخله در آنچه به‌عنوان «منطقۀ امنیتی» خود توصیف می‌کند، شد. این مداخلات نظامی نه تنها علیه کاهش عمومی تسلیحات عمل کرد، بلکه به بی‌اعتباری و تضعیف سوسیالیسم در سطح جهانی کمک کرد. اتحاد جماهیر شوروی به‌طور فزاینده‌ای به‌عنوان یک قدرت امپریالیستی در نظر گرفته می‌شد که به شیوه‌هایی متفاوت از ایالات متحده عمل می‌کرد. شوروی از زمان شروع جنگ سرد، کم‌وبیش مخفیانه از کودتاها حمایت می‌کرد و به سرنگونی دولت‌های انتخاب‌شده طی فرایند دموکراتیک در بیش از ۲۰ کشور در سراسر جهان کمک کرد.

چپ بودن به معنای مخالفت با جنگ است

پایان جنگ سرد نه از میزان مداخله در امور دیگر کشورها کاست و نه آزادی انتخاب مردم را افزایش داد تا رژیم سیاسی‌ای که تحت آن زندگی می‌کند را برگزینند. جنگ روسیه و اوکراین دوباره چپ‌ها را با این دوراهی مواجه کرده‌است که چگونه وقتی حاکمیت یک کشور مورد حمله قرار می‌گیرد، واکنش نشان دهند. ناکامی در محکوم کردن حمله روسیه به اوکراین یک اشتباه سیاسی از سوی دولت ونزوئلا است و باعث می‌شود که اقدامات تجاوزکارانۀ احتمالی در آینده ازسوی ایالات متحده کمتر معتبر به نظر برسد.
با یادآوری سخنان لنین در «انقلاب سوسیالیستی و حق ملت‌ها برای تعیین سرنوشت»28: «این واقعیت که مبارزه برای رهایی ملی علیه یک قدرت امپریالیستی ممکن است تحت شرایط خاصی توسط قدرت بزرگ دیگری در راستای منافعی که همان‌‌قدر امپریالیستی‌ هستند مورد استفاده قرار گیرد.»؛ دیگر اهمیتی در ترغیب سوسیال دموکراسی برای به رسمیت نشناختن حق ملت‌ها برای تعیین سرنوشت خود ندارند. فراتر از منافع و دسیسه‌های ژئوپلیتیکی که معمولاً نیز در جریان است، نیروهای چپ به‌طور تاریخی از اصل خودمختاری ملی حمایت کرده‌اند و از حقِ یکایک دولت‌ها برای ایجاد جبهه‌های خود براساس خواست صریح مردم دفاع کرده‌اند. لنین در «نتایج بحث در مورد خودمختاری»29 نوشت: «اگر انقلاب سوسیالیستی در پتروگراد، برلین و ورشو پیروز شود، دولت سوسیالیستی لهستان، مانند دولت‌های سوسیالیست روسیه و آلمان، از «حفظ اجباری» اوکراینی‌ها در مرزهای دولت لهستان و از این دست مسائل چشم‌پوشی می‌کند». پس چرا پیشنهاد می‌شود که هر چیز متفاوتی باید به دولت ملی‌گرا به رهبری ولادیمیر پوتین واگذار شود؟
از سوی دیگر، بسیاری از چپ‌ها در برابر وسوسۀ تبدیل شدن ـ به‌طور مستقیم یا غیرمستقیم ـ به همتایان متخاصم تسلیم شده‌اند و به یک اتحادیۀ مقدسِ30 جدید دامن می‌زنند. چنین موضعی امروزه به‌طور فزاینده‌ای تمایز بین آتلانتیسیسم31 و صلح‌طلبی را محو می‌کند. تاریخ نشان می‌دهد که وقتی آنها با جنگ مخالفت نمی‌کنند، نیروهای پیش‌رونده بخش اساسی دلیل وجودیِ خود را از دست می‌دهند و در نهایت ایدئولوژی اردوگاه جبهۀ مخالف را می‌بلعند. این امر زمانی اتفاق می‌افتد که احزاب چپ حضور خود را در دولت به‌عنوان روشی اساسی برای سنجش کنش سیاسی خود قرار می‌دهند؛ همان‌طور که کمونیست‌های ایتالیایی در حمایت از مداخلاتی که ناتو در کوزوو و افغانستان انجام دادند، یا امروزه اکثریت حزب «متحد باشیم، می‌توانیم»32 صدای خود را با اتفاق آرا به هارمونی گروه کر پارلمان کل اسپانیا یکی پیوند می‌دهد تا از ارسال سلاح به ارتش اوکراین حمابت کنند.

بناپارت33 دموکراسی نیست

هنگامی که مارکس در سال ۱۸۵۴ دربارۀ جنگ کریمه، در مخالفت با لیبرال دموکرات‌هایی که ائتلاف ضد روسیه را تعالی می‌دادند، نوشت: «این اشتباه است که جنگ علیه روسیه را به‌عنوان جنگ بین آزادی و استبداد توصیف کنیم. جدای از این واقعیت که اگر چنین باشد، آزادی برای کسی است که بناپارت نمایندۀ آن نیست، کل هدف جنگْ حفظ … معاهدات وین است؛ همان معاهداتی که آزادی و استقلال ملت‌ها را لغو می‌کند». اگر بناپارت را با ایالات متحدۀ آمریکا و معاهدات وین را با ناتو جایگزین کنیم، این مشاهدات به نظر می‌رسد برای امروز نوشته شده‌است.
کسانی که مخالف ناسیونالیسم روسی و اوکراینیِ گسترش ناتو هستند، دلیلی برای بلاتکلیفی سیاسی یا ابهامِ نظری ارائه نمی‌دهند. در هفته‌های اخیر، تعدادی از کارشناسان توضیحاتی در مورد ریشه‌های درگیری ارائه کرده‌ (که به هیچ وجه از بربریت تهاجم روسیه نمی‌کاهد) و توضیح داده‌اند که: موضع کسانی که سیاست عدم هم‌سویی34 را پیشنهاد می‌کنند، مؤثرترین راه برای پایان دادن به جنگ در کمترین زمان و تضمینِ کاهش تعداد قربانیان است … لازم است فعالیت دیپلماتیک بی‌وقفه براساس دو نکتۀ قطعی دنبال شود: تنش‌زدایی و بی‌طرفی اوکراین مستقل.
به‌رغم افزایش حمایت از ناتو در پی اقدامات روسیه، لازم است بیشتر تلاش کرد تا اطمینان حاصل شود که افکار عمومی بزرگ‌ترین و تهاجمی‌ترین ماشین جنگی در جهان (ناتو) را به‌عنوان راه‌حل مشکلات امنیت جهانی نمی‌بیند. باید نشان داد که سازمانی خطرناک و بی‌اثر است که در تلاش برای گسترش و تسلط تک‌‌قطبی بر دنیاست و به تشدید تنش‌های منجر به جنگ در جهان کمک می‌کند.
به نقل از گفتۀ معروف کلاوزویتز35، برای چپْ جنگ نمی‌تواند «ادامۀ سیاست با روش‌های دیگر» باشد؛ درواقع، این فقط شکست سیاست را تأیید می‌کند. اگر چپ می‌خواهد هژمونی خود را بازگرداند و نشان دهد که قادر است از تاریخ خود برای وظایف امروزش استفاده کند، باید کلمات «ضد جنگ‌گرایی» و «نه به جنگ» را به‌صورت غیرقابل حذف بر روی پرچم‌های خود بنویسد.

Categories
Journalism

บทความแปล: สงครามกับฝ่ายซ้าย

สงคราม รัสเซีย-ยูเครน ก่อให้เกิดการถกเถียงในหมู่บรรดาฝ่ายซ้ายถึงท่าทีของสังคมนิยมต่อสงคราม หากเราหันกลับไปทบทวนท่าทีของมาร์กซิสต์ต่อสงครามในช่วงศตวรรษที่ 19-20 เราจะเห็นได้ว่าสงครามเป็นปัญหาที่มาร์กซิสต์ให้ความสนใจอย่างยิ่ง ผู้นำมาร์กซิสต์อย่างเช่น เฟรดริช แองเกิลส์ ได้ใช้เวลาส่วนหนึ่งในช่วงบั้นปลายของชีวิตครุ่นคิดถึงปัญหานี้อย่างจริงจัง ในบทความเรื่อง ‘ยุโรปจะปลอดอาวุธได้หรือไม่?’ แองเกิลส์ชี้ให้เห็นว่าเหล่าบรรดามหาอำนาจต่างมุ่งแสวงหาความได้เปรียบคู่แข่งทั้งด้านการทหารและการเตรียมทำสงคราม ทำให้เกิดการแข่งขันผลิตอาวุธในระดับสูงที่ไม่เคยมีมาก่อน เป็นเหตุให้ยุโรปใกล้เข้าสู่ ‘สงครามทำลายล้างที่โลกไม่เคยพบเห็นมาก่อน’ ในทัศนะของแองเกิลส์ การขยายตัวของกองทัพประจำการที่ดำเนินไปอย่างสุดเหวี่ยงทั่วทั้งยุโรป ถ้าไม่สร้างภาระทางการทหารที่ก่อให้เกิดความหายนะทางเศรษฐกิจแก่ประชาชน ก็จะนำไปสู่สงครามของการทำลายล้างอย่างขนานใหญ่ เนื่องจากประชาชนเป็นผู้แบกรับค่าใช้จ่ายในสงครามมากกว่าใครๆทั้งในรูปของการเสียภาษี และการถูกเกณฑ์ไปเป็นทหารโดยรัฐ ขบวนการกรรมกรจึงต้องต่อสู้เพื่อลดระยะเวลาของการเป็นทหารเกณฑ์ผ่านสนธิสัญญาระหว่างประเทศ และเคลื่อนไหวให้มีการลดกำลังอาวุธ สันติภาพของโลกจึงจะมีหลักประกัน

ความล้มเหลวของขบวนการสังคมนิยมสากล

การถกเถียงปัญหาสงครามในยามสันติได้กลายเป็นปัญหาทางปฏิบัติของขบวนการกรรมกรเมื่อเกิดสงครามฝรั่งเศส-ปรัสเซียในปี 2413 วิลเฮ็ล์ม ลีพคเน็ชท์ และ ออกุสต์ เบเบล ผู้แทนพรรคสังคมประชาธิปไตยเยอรมันได้ประนามนโยบายการขยายอำนาจของรัฐบาลบิสมาร์คและลงคะแนนเสียงคัดค้านร่างกฎหมายการจัดสรรงบประมาณเพิ่มเติมให้แก่การทำสงคราม ยังผลให้พวกเขาถูกจำคุก 2 ปีในข้อหาทรยศชาติ

เมื่อมหาอำนาจในยุโรปทวีการล่าอาณานิคม การถกเถียงเกี่ยวกับสงครามภายในสากลที่ 2 (ขบวนการสังคมนิยมสากล) ยิ่งมีความสำคัญมากขึ้น สมัชชาก่อตั้งขององค์กรได้ผ่านมติที่ย้ำว่าสันติภาพเป็น ‘เงื่อนไขเบื้องต้นที่ขาดไม่ได้ในการปลดแอกกรรมกรทั้งมวล’ แต่เมื่อเวลาผ่านไปสากลที่ 2 กลับไม่ยึดถือหลักการดังกล่าว แทนที่จะส่งเสริมสันติภาพพรรคสังคมนิยมในยุโรปเกือบทั้งหมดกลับสนับสนุนสงครามโลกครั้งที่ 1 ภายใต้ข้ออ้างที่ว่ากรรมกรจะไม่ปล่อยให้นายทุนได้ประโยชน์จากการล่าเมืองขึ้นแต่เพียงผู้เดียว สากลที่ 2 ได้สนับสนุนลัทธิล่าเมืองขึ้นและอุดมการณ์ชาตินิยมของชนชั้นปกครอง การกระทำดังกล่าวแสดงให้เห็นว่าสากลที่ 2 ล้มเหลวอย่างสิ้นเชิงในการยึดมั่นในเป้าหมายหลักขององค์กร นั่นคือ การพิทักษ์รักษาสันติภาพ

อย่างไรก็ดี ยังมีผู้นำของขบวนการบางส่วนที่คัดค้านสงครามอย่างแข็งขันที่สำคัญได้แก่ โรซ่า ลักเซมเบอร์ก และเลนิน ลักเซมเบอร์กได้เรียกร้องให้คัดค้านลัทธิล่าเมืองขึ้นและยับยั้งสงคราม ในหนังสือ ‘สังคมนิยมและสงคราม’ เลนิน ยืนยันว่าสังคมนิยมประนามสงครามระหว่างชาติว่าเป็นสิ่งโหดร้ายป่าเถื่อนเสมอ การสนับสนุนสงครามของสากลที่ 2 เป็นการก่ออาชญากรรม การอ้างว่าสงครามที่รัฐบาลของตนก่อขึ้นเป็นการ ‘ปกป้องปิตุภูมิ’ โดยเนื้อแท้แล้วคือการเปิดไฟเขียวให้ประเทศมหาอำนาจปล้นสะดมภ์และกดขี่ประชาชนในต่างแดน

สงครามโลกครั้งที่ 1 ไม่เพียงแต่ก่อให้เกิดความแตกแยกภายในสากลที่ 2 เท่านั้น แต่ยังก่อให้เกิดความแตกแยกในขบวนการอนาธิปไตยอีกด้วย เมื่อสงครามระเบิดขึ้น ปีเตอร์ โคโพคิน ประกาศว่าภารกิจของผู้เชิดชูในความก้าวหน้าของมนุษยชาติคือการบดขยี้การรุกรานยุโรปตะวันตกของเยอรมนี ในขณะที่ เอ็นริโก มาลาเตสตา เห็นว่าไม่ควรสนับสนุนทั้งสองฝ่ายเพราะชัยชนะของเยอรมนีจะนำไปสู่ชัยชนะของลัทธิขุนศึก ในขณะที่หากฝ่ายสัมพันธมิตรชนะจะทำให้ยุโรปและเอเชียอยู่ภายใต้การครอบงำของอังกฤษและรัสเซีย

ทัศนะต่อสงครามยังก่อให้เกิดการโต้แย้งกันในขบวนการสิทธิสตรีอีกด้วย การที่ผู้ชายถูกเกณฑ์ไปทำสงครามทำให้ผู้หญิงได้ทำงานซึ่งแต่ก่อนเป็นของผู้ชายเท่านั้น กระตุ้นให้สมาชิกของขบวนการจำนวนมากสนับสนุนการทำสงครามของรัฐบาล ขณะที่โรซ่า ลักเซมเบอร์กและผู้นำหญิงคนสำคัญของพรรคคอมมิวนิสต์ได้เปิดโปงเล่ห์ลวงของรัฐบาลที่ใช้ภัยคุกคามจากสงครามมาหยุดยั้งยกเลิกการปฏิรูปเพื่อความเท่าเทียมและเป็นธรรมในสังคม การเคลื่อนไหวดังกล่าวเป็นคุณูปการสำคัญของพวกเธอในการแสดงให้คนรุ่นหลังได้เห็นว่าการคัดค้านลัทธิขุนศึกเป็นสิ่งจำเป็นในการต่อสู้เพื่อให้ได้มาซึ่งความเท่าเทียมของสตรี

สหภาพโซเวียตกับสงคราม

หลังสงครามโลกครั้งที่ 2 โลกเข้าสู่ยุคสงครามเย็นที่มีการเผชิญหน้ากันระหว่างประเทศทุนนิยมที่มีสหรัฐอเมริกาเป็นผู้นำกับประเทศสังคมนิยมที่มีสหภาพโซเวียตเป็นผู้นำ โจเซฟ สตาลิน ได้ถือเอาประเทศสังคมนิยมในยุโรปตะวันออกเป็นเขตกันชนที่ค้ำประกันความมั่นคงของสหภาพโซเวียต นโยบายเช่นนี้เป็นที่มาของหลักการ ‘อำนาจอธิปไตยที่จำกัด’ ตามหลักการนี้ผู้นำของสหภาพโซเวียตให้เหตุผลว่าเมื่อใดที่มีกลุ่มพลังที่เป็นปฏิปักษ์ต่อสังคมนิยมพยายามจะเปลี่ยนการปกครองในประเทศสังคมนิยมหนึ่งใดไปสู่ทุนนิยม การกระทำเช่นนั้นไม่เพียงแต่เป็นปัญหาของประเทศดังกล่าวเท่านั้น หากยังเป็นปัญหาของประเทศสังคมนิยมทั้งมวลด้วย ภายใต้ตรรกที่ต่อต้านประชาธิปไตยเช่นนี้อะไรคือสังคมนิยมหรือไม่ใช่สังคมนิยมขึ้นอยู่กับการตีความของสหภาพโซเวียตเท่านั้น

ภายใต้หลักการ ‘อำนาจอธิปไตยที่จำกัด’ สหภาพโซเวียตได้เข้าปราบปรามการปฏิวัติในฮังการีและเช็คโกสโลวาเกียอย่างป่าเถื่อนในปี 2499 และ 2511 ตามลำดับ ต่อมาในปี 2522 กองทัพสหภาพโซเวียตได้เข้ายึดครองอัฟกานิสถานด้วยข้ออ้างว่าเป็นเขตความมั่นคงของตนเอง การปฏิบัติการเหล่านี้ไม่เพียงแต่เพิ่มความตึงเครียดทางทหารเท่านั้น แต่ยังทำลายความน่าเชื่อถือและทำให้สังคมนิยมอ่อนแอลงอีกด้วย สหภาพโซเวียตถูกมองว่าเป็นมหาอำนาจจักรพรรดินิยมไม่ต่างจากสหรัฐอเมริกาผู้ซึ่งนับแต่การเริ่มต้นของสงครามเย็นได้สนับสนุนการรัฐประหารและช่วยโค่นล้มรัฐบาลประชาธิปไตยในกว่า 20 ประเทศทั่วโลก

ฝ่ายซ้ายต้องต่อต้านสงคราม

การสิ้นสุดของสงครามเย็นไม่ได้ทำให้การเข้าแทรกแซงในกิจการของประเทศอื่นลดลง และไม่ได้ทำให้เสรีภาพในการเลือกระบอบการเมืองด้วยตัวเองของพลเมืองเพิ่มมากขึ้น ในช่วง 25 ปีที่ผ่านมาภายใต้การนำของสหรัฐอเมริกาได้มีการก่อสงครามหลายต่อหลายครั้งภายใต้ข้ออ้างที่ฟังไม่ขึ้นว่าเป็น ‘สงครามเพื่อมนุษยธรรม’ (ทำลายล้างเข่นฆ่าเพื่อมนุษยธรรม!) สงครามเหล่านี้เป็นหลักฐานยืนยันว่าระเบียบโลกใหม่ที่มีมหาอำนาจเพียงหนึ่งเดียวไม่ได้นำไปสู่ยุคสมัยของเสรีภาพและความก้าวหน้าตามความเชื่อของเสรีนิยมใหม่แต่อย่างใด ภายใต้บริบทเช่นนี้ มีฝ่ายซ้ายจำนวนหนึ่งให้การสนับสนุนการรุกรานประเทศอื่นด้วยกำลังอาวุธ ทำให้พวกเขาไม่แตกต่างจากพวกฝ่ายขวาเท่าใดนัก

การรุกรานยูเครนของรัสเซียทำให้ฝ่ายซ้ายอยู่ในภาวะกลืนไม่เข้าคายไม่ออกอีกครั้งหนึ่ง เพราะหากพวกเขาคัดค้านสงครามก็เกรงว่าจะเป็นการสนับสนุนการขยายอำนาจของจักรพรรดินิยมตะวันตก การย้อนกลับไปอ่านงานของเลนินคงช่วยให้ความกระจ่างในประเด็นนี้ได้บ้าง ในงานเขียนเรื่อง ‘การปฏิวัติสังคมนิยมและสิทธิในการกำหนดอนาคตตนเองของชาติต่างๆ’ เลนินเห็นว่ามีความเป็นไปได้ที่การต่อสู้เพื่อให้หลุดพ้นจากการรุกรานยึดครองของมหาอำนาจหนึ่ง อาจถูกใช้ประโยชน์จากมหาอำนาจอื่นเพื่อผลประโยชน์ที่ชั่วร้ายพอๆกัน แต่นั่นก็ไม่ใช่เหตุผลที่จะทำให้ชาวสังคมนิยมปฏิเสธการกำหนดอนาคตตนเองของชาติหนึ่งชาติใด นอกจากนี้ ประวัติศาสตร์ได้แสดงให้เห็นแล้วว่าหากไม่คัดค้านสงครามฝ่ายสังคมนิยมก็ไม่มีเหตุผลที่จะดำรงอยู่อีกต่อไปและสุดท้ายก็จะถูกดูดกลืนโดยอุดมการณ์ของฝ่ายตรงข้าม อย่างไรก็ดี การแก้ปัญหาโดยใช้องค์กรทางการทหารอย่างเช่นนาโตซึ่งมีจุดมุ่งหมายที่จะขยายอำนาจเพื่อความเหนือกว่าฝ่ายตรงข้ามเป็นเรื่องอันตรายและไร้ประสิทธิภาพ นอกจากจะไม่สามารถยุติสงครามได้แล้วยังจะทำให้ความขัดแย้งขยายตัวและโลกมีความไม่มั่นคงยิ่งขึ้น การยุติสงครามรัสเซีย-ยูเครนควรทำผ่านช่องทางการทูตเพื่อลดการเผชิญหน้าทางการทหารและนำไปสู่การสร้างหลักประกันความเป็นกลางของยูเครนที่เป็นอิสระ

Categories
Journalism

شمایی جدید از مارکس

شمایی جدید از مارکس
پس از مارکس ـ انگلس ـ گسامتاوسگابه (MEGA²)
مارچلو موستو
ترجمه: پیمان جعفرپور

۱. احیای مارکس
اکنون بیش از یک دهه است که روزنامه‌ها و مجلات معتبر با خوانندگان گسترده، کارل مارکس را نظریه‌پردازی دوراندیش توصیف می‌کنند که موضوعیتش دائماً تأیید می‌شود. بسیاری از نویسندگان با دیدگاه‌های مترقی معتقدند که ایده‌های او برای هرکسی که معتقد است ساختن جایگزینی برای سرمایه‌داری ضروری است، همچنان ضرورت دارد. تقریباً در همه‌جا، او اکنون موضوع دوره‌های دانشگاهی و کنفرانس‌های بین‌المللی است. نوشته‌های او که تجدید چاپ شده یا در نسخه‌های جدید آورده شده‌اند، دوباره در قفسه‌های کتابفروشی‌ها ظاهر شده‌اند و مطالعۀ آثار او پس از بیست سال یا بیشتر که کمرنگ شده بود، شتاب فزاینده‌ای پیدا کرده‌است. سال‌های ۲۰۱۷ و ۲۰۱۸ به لطف بسیاری از فعالیت‌ها در سراسر جهان برای بزرگداشت صدوپنجاهمین سالگرد انتشار «سرمایه» و دویستمین سالگرد تولد مارکس، شدت بیشتری به این موضوع، یعنی «احیای مارکس» ، بخشیده شده‌است.
خواه ناخواه عقاید مارکس جهان را تغییر داده‌است. با این حال، به‌رغم تأیید نظریه‌های مارکس، که در قرن بیستم برای بخش قابل توجهی از بشریت به ایدئولوژی‌ها و دکترین‌های دولتی متمرکز تبدیل شدند، هنوز هیچ نسخۀ کاملی از همۀ آثار و دست‌نوشته‌های او وجود ندارد. دلیل اصلی این امر در شخصیت ناقص آثار مارکس نهفته است. آثاری که او منتشر کرد به میزان قابل توجهی کمتر از تعداد کل پروژه‌های ناتمام رها شده‌است، البته اگر در مورد «ناچلاس کوهستانی»، یادداشت‌ها و تحقیقات بی پایان او صحبت نکنیم. مارکس، پس از آن، دست‌نوشته‌های بسیار بیشتری نسبت به دست‌نوشته‌هایی که برای چاپخانه‌ها فرستاده بود، به‌جا گذاشت. ناقص بودن، بخش جدایی‌ناپذیر زندگی او بود: فقر نسبتاً شدیدی که در آن به‌سر می‌بُرد و همچنین بیماری دائمی او، بر نگرانی‌های روزآن‌هاش می‌افزود. روش سخت‌گیرانه و انتقاد بی‌رحمانه از خود، نیز به مشکلات بیشتری دامن زد. افزون بر این، اشتیاق او به دانش در طول زمانْ بدون تغییر باقی ماند و همیشه او را به مطالعۀ جدیدتری سوق می‌داد. با این وجود، کارهای بی‌وقفۀ او خاص‌ترین پیامدهای نظری را برای آیندگان به ارمغان می‌آورْد.
از جایگاه ویژۀ ارزیابی مجدد دستاوردهای مارکس، انتشار مجدد مارکس ـ انگلس ـ گسامتاوسگابه (MEGA²) در سال ۱۹۹۸، نسخۀ تاریخی ـ انتقادیِ آثار کامل مارکس و فردریش انگلس بود. ۲۸ جلد دیگر پیشتر منتشر شده‌است (۴۰ جلد بین سال‌های ۱۹۷۵ و ۱۹۸۹ منتشر شده‌است) و بقیه در مرحلۀ آماده‌سازی هستند. MEGA2 در چهار بخش سازماندهی شده‌است: (۱) کلیۀ آثار، مقالات و پیش‌نویس‌های نوشته‌شده توسط مارکس و انگلس (به استثنای سرمایه)؛ (۲) سرمایه و کلیۀ مواد آماده‌سازی آن؛ (۳) مکاتبات، متشکل از ۴هزار نامۀ مارکس و انگلس و ده هزار نامه توسط دیگران نوشته شده به آن‌ها، تعداد زیادی که برای اولین بار در MEGA2 منتشر شد، و (۴) گزیده‌ها، حاشیه‌نویسی‌ها و یادداشت‌های وی.

این بخش چهارم شاهد کارهای تماماً دایره‌المعارفیِ مارکس است: از زمان تحصیل در دانشگاه، عادت او به جمع‌آوری گزیده‌ای از کتاب‌هایی بود که می‌خواند ، و اغلب آن‌ها را با تأملاتی که به او پیشنهاد می‌کردند در هم می‌آمیخت. وصیت‌نامۀ ادبی مارکس شامل حدوداً ۲۰۰ دفترچه است. آن‌ها برای درک پیدایش نظریۀ او و عناصری که نتوانست آن‌طور که می‌خواست توسعه دهد، ضروری هستند. گزیده‌های باقی‌مانده، که دوره‌ای طولانی از ۱۸۳۸ تا ۱۸۸۲ را پوشش می‌دهند، به هشت زبان (آلمانی، یونانی باستان، لاتین، فرانسوی، انگلیسی، ایتالیایی، اسپانیایی و روسی) نوشته شده‌اند و به متنوع‌ترین رشته‌ها اشاره دارند. آن‌ها از آثار فلسفه، تاریخِ هنر، دین، سیاست، حقوق، ادبیات، تاریخ، اقتصاد سیاسی، روابط بین‌الملل، فناوری، ریاضیات، فیزیولوژی، زمین‌شناسی، کانی‌شناسی، کشاورزی، مردم‌شناسی، شیمی و فیزیک گرفته شده‌اند. مقالات روزنامه‌ها و مجلات و همچنین صورت‌جلسات مجلس و همچنین آمار و گزارش‌های دولتی. این ذخیرۀ عظیم دانش، که بیشتر آن در سال‌های اخیر منتشر شده یا هنوز در انتظار چاپ است، محل ساخت نظریۀ انتقادی مارکس بود و MEGA2 برای نخستین بار امکان دسترسی به آن را فراهم کرده‌است.
این مطالب گرانبها ـ که بسیاری از آن‌ها فقط به زبان آلمانی در دسترس‌اند و بنابراین محدود به محافل کوچکی از محققان هستند ـ نویسنده‌ای را به ما می‌شناسانَد که بسیار متفاوت از نویسنده‌ای است که برای مدتی طولانی در میان منتقدان یا شاگردان خود، نامی برای خود به‌هم زده‌است. در واقع، دستیابی‌های متنیِ جدید در MEGA2 این امکان را فراهم می‌کند که بگوییم: از میان کلاسیک‌های اندیشۀ سیاسی، اقتصادی و فلسفی، مارکس نویسنده‌ای است که نمایه‌اش بیشترین تغییر را در دهه‌های آغازین قرن بیست‌ویکم داشته است. فضای سیاسی جدید پس از فروپاشی اتحاد جماهیر شوروی نیز به این تصور تازه کمک کرده‌است. زیرا پایانِ مارکسیسم ـ لنینیسم سرانجامِ کارهای مارکس و تصور او از ساختار اجتماعی را از قیدوبند ایدئولوژی پیشین، به‌مراتب آزاد ساخت.
تحقیقات اخیر رویکردهای مختلفی که برداشت مارکس از جامعۀ کمونیستی را به توسعۀ برتر نیروهای زاینده فرومی‌کاهد، رد کرده‌است. به‌عنوان نمونه، اهمیتی را که او برای مسئلۀ بوم‌شناختی قائل بود، نشان می‌دهد: او در موارد پیاپی این واقعیت را محکوم کرد که گسترش شیوۀ تولید سرمایه‌داری نه تنها دزدی نیروی کارِ کارگران، بلکه غارت منابع طبیعی را نیز افزایش می‌دهد. مارکس عمیقاً وارد بسیاری از موضوعات دیگر شد که اگرچه اغلب توسط محققان آثار او دست‌ِکم یا حتی نادیده گرفته می‌شوند، اما اهمیتی حیاتی برای دستور کار سیاسی دوران ما پیدا می‌کنند. از جمله آزادی فردی در حوزۀ اقتصادی و سیاسی، رهایی جنسیتی، نقد ناسیونالیسم، پتانسیل رهایی‌بخش فناوری، و اَشکال مالکیت جمعی که توسط دولت کنترل نمی‌شود. بنابراین سی سال پس از فروریختن دیوار برلین، خواندن مارکس بسیار متفاوت از نظریه‌پرداز جزم‌گرا، اقتصادگرا و اروپامحور که مدت‌ها در اطراف رژه می‌رفت، ممکن شده‌است.

۲. اکتشافات جدید درباره پیدایش مفهوم ماتریالیستی تاریخ
در فوریه ۱۸۴۵، پس از ۱۵ ماه فشرده در پاریس که برای شکل‌گیری سیاسی او حیاتی بود، مارکس مجبور شد به بروکسل نقل مکان کند و در آنجا به او اجازه اقامت داده شد، به شرط اینکه «چیزی در مورد سیاست فعلی منتشر نکند» . در طول سه سالی که در پایتخت بلژیک سپری کرد، مطالعات خود در زمینۀ اقتصاد سیاسی را به‌طور پرثمر ادامه داد و شروع به نوشتن اید‌ه‌ای همراه با انگلس، جوزف ویدمایر و موسی هس کرد؛ «نقدی از فلسفۀ مدرن آلمانی که توسط نمایندگان آن لودویگ فویرباخ، برونو بائر و ماکس اشتیرنر، و سوسیالیسم آلمانی توسط پیامبران مختلف توضیح داده شده‌است». متن حاصل که پس از مرگ مارکس تحت عنوان ایدئولوژی آلمانی منتشر شد، هدف دوگانه داشت: مبارزه با جدیدترین اشکال نئوهگلیسم در آلمان، و سپس، همان‌طور که مارکس به ناشر کارل ویلهلم جولیوس لسکه نوشت «آماده ساختن مردم برای دیدگاهی که در اقتصاد من اتخاذ شده‌است، که کاملاً مخالف دانش گذشته و حال آلمان است». این نسخۀ خطی که او تا ژوئن ۱۸۴۶ روی آن کار کرد، هرگز تکمیل نشد. با این حال، به او کمک کرد تا آنچه را که انگلس چهل سال بعد برای عموم مردم به‌عنوان «مفهوم ماتریالیستی از تاریخ» واضح‌تر از قبل، هرچند هنوز به شکل قطعی نبود، تعریف کرد.
نخستین نسخۀ ایدئولوژی آلمانی، که در سال ۱۹۳۲ منتشر شد، و همچنین تمام نسخه‌های بعدی که فقط تغییرات جزئی داشتند، به شکل یک مجموعه تکمیل شد و برای چاپخانه‌ها ارسال شد. به‌ویژه ویراستاران این دست‌نوشتۀ ناتمام این تصور نادرست را ایجاد کردند که ایدئولوژی آلمانی شامل یک فصل آغازین اساسی دربارۀ فویرباخ است که در آن مارکس و انگلس قوانین «ماتریالیسم تاریخی» (اصطلاحی که مارکس هرگز آن را به‌کار نبرده‌است) را به‌طور کامل بیان می‌کنند. به گفتۀ آلتوسر، اینجا جایی بود که آن‌ها «یک گسست معرفت‌شناختی بی چون‌وچرا» را با نوشته‌های قبلی خود مفهوم‌سازی کردند. ایدئولوژی آلمانی به‌زودی به یکی از مهم‌ترین متون فلسفی قرن بیستم تبدیل شد. به گفتۀ هانری لوفور «ایده‌های اساسی ماتریالیسم تاریخی» را بیان کرد. ماکسیمیلیان روبل معتقد بود که این «دست‌نوشته حاوی کامل‌ترین بیانیه مفهوم انتقادی و ماتریالیستی تاریخ است». دیوید مک‌للان به همان اندازه صراحتاً مدعی بود که «شامل مفصل‌ترین گزارش مارکس از برداشت ماتریالیستی او از تاریخ است».
با تشکر از جلد اول از پنج جلد MEGA²، «کارل مارکس ـ فردریش انگلس، دویچه ایدئولوژی. Manuskripte und Drucke (1845ـ۱۸۴۷)»، اکنون می‌توان بسیاری از این ادعاها را خلاصه کرد و ایدئولوژی آلمانی را به ناقص بودنِ اصلی خود بازگرداند. این نسخه ـ که شامل ۱۷ نسخۀ خطی با مجموع ۷۰۰ صفحه به‌اضافۀ یک دستگاه انتقادی ۱۲۰۰ صفحه‌ای است که تغییرات و تصحیحات تألیفی را ارائه و مرکزیت هر بخش را نشان می‌دهد ـ یک بار برای همیشه خصلت تکه‌تکۀ متن را مشخص می‌کند. مغالطۀ قرن بیستم «کمونیسم علمی» و تمام ابزارسازی‌های ایدئولوژی آلمانی عبارتی را در خود متن به‌جای می‌گذارد. نقد قاطعانۀ آن از فلسفۀ آلمانی در زمان حیات مارکس نیز مانند هشداری جدی علیه روندهای تفسیری آینده به‌نظر می‌رسید: «نه تنها در پاسخ‌های آن، حتی در پرسش‌هایش نیز ابهامی وجود داشت».

در همان دوره انقلابیِ جوان متولد تری‌یِر مطالعات خود را در پاریس گسترش داد. در سال ۱۸۴۵، او ژوئیه و آگوست را در منچستر گذراند تا به ادبیات اقتصادی گستردۀ انگلیسی زبان بپردازد و ۹ چکیدۀ کتاب (به اصطلاح یادداشت‌های منچستر) را جمع‌آوری کند که عمدتاً از کتاب‌های راهنمای اقتصاد سیاسی و کتاب‌های تاریخ اقتصادی است. MEGA² جلد IV/4 که در سال ۱۹۸۸ منتشر شد، شامل پنج دفتر اول این یادداشت‌ها، همراه با سه کتاب از یادداشت‌های انگلس از همان مقطع زمانی در منچستر است. جلد چهارم/۵، «کارل مارکس ـ فردریش انگلس، Exzerpte und Notizen Juli 1845 bis Dezember 1850»، این مجموعه نوشته‌ها را تکمیل می کند و قسمت‌های منتشر نشدۀ قبلی آن‌ها را در اختیار محققان قرار می‌دهد. این مجموعه شامل دفترهای ۶، ۷، ۸ و ۹ است که گزیده‌هایی از ۱۶ اثر اقتصاد سیاسی او را در بر می‌گیرد. قابل‌توجه‌ترین آن‌ها کتاب «اشتباهات و درمان کار» جان فرانسیس بری (۱۸۳۹) و چهار متن از رابرت اوون، به‌ویژه کتاب دنیای اخلاقی جدید او (۱۸۴۰ـ۱۸۴۴) بود که همۀ آن‌ها نشان‌دهندۀ علاقۀ زیاد مارکس به زمان در سوسیالیسم انگلیسی و احترام عمیق او به اوون است؛ نویسنده‌ای که بسیاری از مارکسیست‌ها با عجله از او به‌عنوان «آرمان‌شهر» یاد کرده‌اند. این جلد با بیست و چند صفحه پایان می‌یابد که مارکس بین سال‌های ۱۸۴۶ و ۱۸۵۰ نوشته‌است، به‌علاوۀ برخی از یادداشت‌های مطالعاتی انگلس از همان دوره.
این مطالعات تئوری سوسیالیستی و اقتصاد سیاسی مانعی برای تعامل سیاسی همیشگی مارکس و انگلس نبود. ۸۰۰ صفحه و بیشتر از جلد I/7 که به‌تازگی منتشر شده، «کارل مارکس ـ فردریش انگلس، Werke، Artikel، Entwürfe. فوریه بیس اکتبر ۱۸۴۸»، به ما اجازه می‌دهد تا مقیاس این را در ۱۸۴۸ درک کنیم: یکی از پرمصرف‌ترین سال‌های فعالیت سیاسی و روزنامه‌نگاری در زندگی نویسندگان مانیفست حزب کمونیست. پس از آنکه یک جنبش انقلابی با دامنه و شدت بی‌سابقه نظم سیاسی و اجتماعی قارۀ اروپا را در بحران فرو برد، دولت‌های موجود تمام اقدامات متقابل ممکن را برای پایان دادن به قیام‌ها انجام دادند. خود مارکس نیز متحمل عواقب آن شد و در ماه مارس از بلژیک اخراج شد. با این حال، جمهوری در فرانسه به تازگی اعلام شده بود و فردیناند فلوکون، وزیر دولت موقت، از مارکس دعوت کرد که به پاریس بازگردد: «مارکس عزیز و دلاور، (…) استبداد تو را تبعید کرد، اما فرانسۀ آزاد دوباره درها را به روی تو خواهد گشود. مارکس طبیعتاً مطالعات خود را در زمینۀ اقتصاد سیاسی کنار گذاشت و در حمایت از انقلاب به فعالیت در حوزۀ روزنامه‌نگاری پرداخت و به ترسیم یک مسیر سیاسیِ توصیه‌شده کمک کرد. پس از مدت کوتاهی در پاریس، در آوریل به راینلند نقل مکان کرد و دو ماه بعد شروع به ویرایش Neue Rheinische Zeitung کرد که در عین‌حال در کلن تأسیس شده بود. گردهمایی پرشور و شدید در ستون‌های آن، در ورای آرمآن‌های این شورشیان قرار داشت و از پرولتاریا می‌خواست «انقلاب اجتماعی و جمهوری‌خواه» را ترویج دهد.
تقریباً همۀ مقالات در Neue Rheinische Zeitung به‌صورت ناشناس منتشر شدند. یکی از برتری‌های چنین اثری این است که تألیف ۳۶ متن را به‌درستی به مارکس یا انگلس نسبت داده‌است، در حالی که مجموعه‌های قبلی ما را در مورد اینکه چه کسی آن‌ها را به قلم آورده، دچار تردید کرده بود. از مجموع ۲۷۵ مورد، ۱۲۵ مقالۀ کامل در اینجا برای نخستین بار در نسخه‌ای یکتا از آثار مارکس و انگلس چاپ شده‌است. یک پیوست همچنین دارای ۱۶ سند جالب است که حاوی شرح برخی از ایرادات آن‌ها در جلسات اتحادیۀ کمونیست‌ها، مجموع انجمن دموکراتیک کلن و اتحادیۀ وین است. علاقه‌مندان به فعالیت‌های سیاسی و روزنامه‌نگاری مارکس در «سال انقلاب ۱۸۴۸»، در اینجا مطالب بسیار ارزشمندی برای افزونی و عمق بخشیدن به دانش خود خواهند یافت.

۳. سرمایه: نقد ناتمام
جنبش انقلابی که در سال ۱۸۴۸ در سراسر اروپا به‌پا خاست، در مدت کوتاهی شکست خورد و در سال ۱۸۴۹، پس از دو دستور تبعید از پروس و فرانسه، مارکس چاره‌ای جز عبور از کانال نداشت. او تا پایان عمر در انگلستان تبعیدی و بدون تابعیت باقی می‌ماند اما ارتجاع اروپایی نمی‌توانست او را در جای بهتری برای نوشتن نقد خود از اقتصاد سیاسی محدود کند. در آن زمان لندن مرکز پیشرو اقتصادی و مالی جهان، «دمیورگ کیهان بورژوازی» و بنابراین مطلوب‌ترین مکان برای مشاهدۀ آخرین تحولات اقتصادی جامعۀ سرمایه‌داری بود. او همچنین خبرنگار نیویورک تریبون، روزنامه‌ای با بیشترین تیراژ در ایالات متحده آمریکا شد.
مارکس سال‌ها در انتظار رخدادِ یک بحران جدید بود و هنگامی که این بحران تحقق یافت، در سال ۱۸۵۷، او بیشتر وقت خود را به تحلیل ویژگی‌های کلیدی آن اختصاص داد. جلد اول / ۱۶، «کارل مارکس ـ فردریش انگلس، مقالۀ اکتبر ۱۸۵۷ bis Dezember 1858»، شامل ۸۴ مقاله است که او بین پاییز ۱۸۵۷ تا پایان ۱۸۵۸ در نیویورک تریبون منتشر کرد، از جمله مقالاتی که اولین واکنش‌های خود را به عموم مردم بیان می‌کرد. در سال ۱۸۵۷ روزنامۀ آمریکایی اغلب سرمقاله‌های بدون امضا چاپ می‌کرد، اما تحقیق برای این جلد جدید MEGA2 امکان نسبت دادن دو مقالۀ دیگر به مارکس و همچنین پیوست چهار مقاله را که به‌طور اساسی توسط ویراستاران اصلاح شدند و سه مقالۀ دیگر که منشأ آن‌ها نامشخص باقی مانده‌است را ممکن ساخت.
مارکس به دلیل نیاز شدید به بهبود شرایط اقتصادی خود، به کمیتۀ تحریریه The New American Cyclopædia پیوست و موافقت کرد که تعدادی مقدمه برای این پروژه بنویسد (جلد I/16 شامل ۳۹ عدد از این قطعه‌هاست). اگرچه حق تألیف ۲ دلار برای هر صفحه بسیار کم بود، اما گهگاه به وضعیت مالی فاجعه‌بار او سروسامانی می‌داد. علاوه بر این، او بیشتر کار را به انگلس سپرد تا بتواند زمان بیشتری را به نوشته‌های اقتصادی خود اختصاص دهد.
کار مارکس در این دوره قابل‌توجه و گسترده بود. او در کنار تعهد روزنامه‎نگاری خود، از اوت ۱۸۵۷ تا مه ۱۸۵۸ هشت دفتر معروف به Grundrisse را پر کرد. اما او همچنین وظیفۀ سنگین مطالعۀ تحلیلی اولین بحران اقتصادی جهان را برعهده گرفت. جلد چهارم/۱۴، «کارل مارکس، Exzerpte، Zeitungsausschnitte und Notizen zur Weltwirtschaftskrise (Krisenhefte). نوامبر ۱۸۵۷ تا فوریه ۱۸۵۸»، قاطعانه به دانش ما در مورد یکی از پربارترین فواصل تولید نظری مارکس می‌افزاید. مارکس در نامه‌ای به انگلس در دسامبر ۱۸۵۷، اوج فعالیت خود را شرح داد:
من معمولاً تا ساعت ۴ صبح به‌شدت کار می‌کنم. من درگیر یک کار دوگانه هستم: ۱ـ تشریح خطوط کلی [Grundrisse] اقتصاد سیاسی. (به نفع عموم، بسیار ضروری است که موضوع را تا انتها بررسی کنیم، همان‌طور که برای خودم، به‌صورت فردی، رهایی از این کابوس ضروری است.) ۲ـ بحران کنونی. جدا از مقالات برای [نیویورک] تریبون، تنها کاری که انجام می‌دهم این است که سوابق آن را آرشیو می‌کنم، که البته زمان قابل‌توجهی را می‌گیرد. من فکر می‌کنم که در جایی در مورد بهار، ما باید با هم جزواتی در مورد این ماجرا تهیه کنیم تا به عموم مردم آلمان یادآوری کنیم که ما هنوز مثل همیشه آنجا هستیم و همیشه همین‌طور می‎مانیم.

بنابراین طرح کلی مارکس این بود که همزمان روی دو پروژه کار کند: کار نظری در نقد شیوۀ تولید سرمایه‌داری، و کتابی به‌شدت موضوعی‌تر در مورد فرازونشیب‌های بحران جاری. به همین دلیل است که مارکس بر خلاف جلدهای مشابه قبلی، به‌اصطلاح یادداشت‌های بحران، چکیده‌هایی از کار سایر اقتصاددانان جمع‌آوری نکرد، بلکه تعداد زیادی گزارش خبری در مورد سقوط بانک‌های بزرگ، تغییرات قیمت‌های بازار سهام، تغییرات در الگوهای تجارت، نرخ بیکاری و تولید صنعتی را دسته‌بندی می‌کرد. توجه ویژه‌ای که به این کار داشت، تحلیل او را از تحلیل بسیاری دیگر که بحرآن‌ها را منحصراً به اعطای اعتبار اشتباه و افزایش پدیده‌های سوداگرانه نسبت می‌دادند، متمایز کرد. مارکس یادداشت‌های خود را بین سه دفتر جداگانه تقسیم کرد. در اولین و کوتاه‌ترین مورد، با عنوان «فرانسه ۱۸۵۷»، او داده‌هایی را دربارۀ وضعیت تجارت فرانسه و اقدامات اصلی بانک فرانسه جمع‌آوری کرد. کتاب دوم، «کتاب بحران ۱۸۵۷» تقریباً دو برابر طولانی‌تر بود و عمدتاً به بریتانیا و بازار پول می‌پرداخت. مضامین مشابهی در دفترچۀ یادداشت سوم کمی طولانی‌تر، «کتابی در مورد بحران تجاری» که مارکس در آن داده‌ها و اخبار مربوط به روابط صنعتی، تولید مواد خام و بازار کار را شرح می داد، پرداخته شد.
کار مارکس مثل همیشه سخت‌گیرانه بود؛ او از بیش از دوازده مجله و روزنامه، به ترتیب زمانی، جالب‌ترین بخش‌های مقالات متعدد و هر اطلاعات دیگری را که می‌توانست برای خلاصه کردن اتفاقات استفاده کند، کپی می‌کرد. منبع اصلی او اکونومیست بود ـ هفته‌نامه‌ای که تقریباً نیمی از یادداشت‌هایش را از آن بیرون می‌کشید – اگرچه او همچنین اغلب با مورنینگ استار، منچستر گاردین و تایمز مشورت می‌کرد. تمام چکیده‌ها به زبان انگلیسی گردآوری شده‌است. مارکس در این یادداشت‌ها به رونویسی گزارش‌های خبری اصلی مربوط به ایالات متحده آمریکا و بریتانیا اکتفا نکرد. او همچنین مهم‌ترین رویدادها را در سایر کشورهای اروپایی ـ به‌ویژه فرانسه، آلمان، اتریش، ایتالیا و اسپانیا ـ دنبال کرد و به سایر نقاط جهان، به‌ویژه هند و چین، خاور دور، مصر و حتی برزیل و استرالیا علاقۀ شدیدی داشت.
با گذشت هفته‌ها، مارکس از ایدۀ انتشار کتابی دربارۀ بحران دست کشید و تمام انرژی خود را بر کار نظری خود، یعنی نقد اقتصاد سیاسی، متمرکز کرد، که به نظر او نمی‌توانست تأخیر بیشتری را از بین ببرد. با این حال، یادداشت‌های بحران در رد ایدۀ نادرست منافع اصلی مارکس در این دوره مفید هستند. او در نامه‌ای در اوایل سال ۱۸۵۸ به انگلس نوشت که «از نظر روشی» که برای کارش «منطق هگل» استفاده می‌کرد برای او بسیار مفید بود و افزود که می‌خواهد «جنبۀ عقلانی» آن را برجسته کند. بر این اساس، برخی از مفسرانِ آثار مارکس به این نتیجه رسیده‌اند که او هنگام نوشتن «گروندریسه» زمان قابل‌توجهی را صرف مطالعۀ فلسفۀ هگل کرده‌است. اما انتشار جلد ۱۴/۱۵ کاملاً روشن می‌کند که نگرانی اصلی او در آن زمان تحلیل تجربی رویدادهای مربوط به بحران بزرگ اقتصادی بود که مدت‌ها پیش‌بینی می‌کرد.
تلاش‌های خستگی‌ناپذیر مارکس برای تکمیل «نقد اقتصاد سیاسی» نیز مضمون اصلی جلد سوم/۱۲، «کارل مارکس ـ فردریش انگلس، بریف وچسل» است. ژانویه ۱۸۶۲ “bis September 1864″، که حاوی مکاتبات او از آغاز سال ۱۸۶۲ تا تأسیس انجمن بین‌المللی کارگران است، منتشر شد. از ۴۲۵ نامۀ باقی‌مانده، ۱۱۲ نامه تبادل بین انگلس و مارکس است، در‌ حالی که ۳۵ نامه به شخص سوم نوشته شده، و ۲۷۸ نامه دریافت شده‌است (۲۲۷ نامه از این گروه برای نخستین بار در اینجا منتشر می‌شود). گنجاندن این نامه‌ها ـ مهم‌ترین تفاوت با تمام نسخه‌های قبلی ـ گنجینه‌ای واقعی برای خوانندۀ علاقه‌مند دارای تعهدی سیاسی ایجاد می‌کند.
مانند سایر نسخه‌های مکاتبات MEGA²، این نسخه نیز با فهرستی از نامه‌هایی که مارکس و انگلس نوشته یا خطاب به آن‌ها نوشته‌اند، پایان می‌یابد که چیزی بیش از ردپایی بر وجودشان باقی نمانده‌است. این‌ها در مجموع به ۱۲۵ می‌رسد، تقریباً یک‌چهارمِ تعداد باقی‌مانده، و شامل ۵۷ نامۀ کاملاً نوشته‌شده توسط مارکس است. در این موارد، دقیق‌ترین محقق هم نمی‌تواند بیش از این دربارۀ فرضیه‌های حدسی مختلف به حدس و گمان بپردازد.
از جمله نکات کلیدی مورد بحث در نامه‌نگاری‌های مارکس از اوایل دهۀ ۱۸۶۰، جنگ داخلی آمریکا، شورش لهستان علیه اشغال روسیه، و تولد حزب سوسیال دموکرات آلمان با الهام از اصول فردیناند لاسال بود. با این حال، موضوعی که دائماً تکرار می‌شد تلاش او برای پیشرفت در نوشتن سرمایه بود.
در این دوره مارکس حوزۀ جدیدی از پژوهش را آغاز کرد: نظریه‌های ارزش افزوده. او در بیش از ده دفتر، رویکرد اقتصاددانان بزرگ پیش از خود را به‌دقت تشریح کرد؛ ایدۀ اصلی او این بود که «همۀ اقتصاددانان در اشتباه بررسی ارزش اضافی نه به این شکل، به شکل خالص، بلکه در اشکال خاص سود و رانت سهیم هستند». در همین حال، شرایط اقتصادی مارکس همچنان ناامیدکننده بود. در ژوئن ۱۸۶۲ او به انگلس نوشت: «همسرم هرروز آرزو می‌کند که ای کاش او و بچه‌ها در قبرشان سالم بودند، و من واقعاً نمی‌توانم او را به خاطر تحقیرها، عذاب‌ها و نگرانی‌هایی که باید در چنین شرایطی از سر بگذراند سرزنش کنم. یک وضعیت واقعاً غیر قابل توصیف است.» اوضاع به حدی بد بود که جِنی تصمیم گرفت چند کتاب از کتابخانۀ شخصی شوهرش بفروشد؛ اگرچه کسی را پیدا نکرد که بخواهد آن‌ها را بخرد. با وجود این، مارکس موفق شد سخت کار کند و یک یادداشت رضایتمندی را به انگلس ابراز کرد: «عجیب است که بگویم، مادۀ خاکستری من در میان فقر پیرامون، بهتر از سال‌های گذشته کار می‌کند.»
در ماه سپتامبر مارکس به انگلس نوشت که ممکن است «در سال جدید در دفتر راه‌آهن» شغلی پیدا کند. در ماه دسامبر او به دوستش لودویگ کوگلمن تکرار کرد که همه چیز آن‌قدر ناامیدکننده شده‌است که او «تصمیم گرفته‌است که مرد عمل شود»؛ اما هیچ چیزی از این ایده به دست نیامد. مارکس با کنایۀ معمولی خود گزارش داد: «خوشبختانه ـ یا شاید باید بگویم از بدشانسی؟ ـ به دلیل دست‌خط بدم این پست را دریافت نکردم.
مارکس همراه با فشارهای مالی از مشکلات جسمی بسیار رنج می‌برد. با وجود این، از تابستان ۱۸۶۳ تا دسامبر ۱۸۶۵، او دست به ویرایش بیشتر بخش‌های مختلفی زد که تصمیم به تقسیم سرمایه به آن‌ها داشت. در پایان، او موفق شد نخستین پیش‌نویسِ جلد اول را ترسیم کند. تنها نسخۀ خطی جلد سوم، که در آن او تنها گزارش خود را از روند کامل تولید سرمایه‌داری ارائه کرده‌ است، و یک نسخۀ اولیه از جلد دوم، که شامل نخستین ارائۀ کلی از روند گردش سرمایه بود.
جلد II/11 از MEGA²، “Karl Marx, Manuskripte zum zweiten Buch des “Sapitals” 1868 bis 1881″، شامل تمام دست‌نوشته‌های نهایی مربوط به جلد دوم سرمایه است که مارکس بین سال‌های ۱۸۶۸ و ۱۸۸۱ پیش‌نویس کرده‌است. ۹ جلد ازاین ده جلد پیشتر منتشر نشده بود. در اکتبر ۱۸۶۷ مارکس به سرمایه، جلد دوم بازگشت، اما دست‌وپنجه نرم کردن با بیماری، باعث وقفۀ ناگهانی دیگری شد. چند ماه بعد، زمانی که او توانست کار خود را از سر بگیرد، نزدیک به سه سال از آخرین نسخه‌ای که نوشته بود می‌گذشت. مارکس دو فصل اول را در طول بهار ۱۸۶۸ تکمیل کرد، علاوه‌بر گروهی از دست‌نوشته‌های مقدماتی ـ در مورد رابطه بین ارزش اضافی و نرخ سود، قانون نرخ سود، و دگردیسی سرمایه ـ که تا پایان سال او را مشغول کرد.

نسخۀ جدید فصل سوم در طول دو سال آینده تکمیل شد. جلد دوم/۱۱ با تعدادی از متون کوتاهی که مارکسِ سالخورده بین فوریۀ ۱۸۷۷ و بهار ۱۸۸۱ نوشته به پایان می‌رسد.
پیش‌نویس‌های سرمایه در جلد دوم، که ناکامل باقی مانده‌، تعدادی از مشکلات نظری را ارائه می‌کنند. با این حال، نسخۀ نهایی جلد دوم توسط انگلس در سال ۱۸۸۵ منتشر شد و اکنون در جلد II/13 MEGA² با عنوان «کارل مارکس، سرمایه‌دار» منتشر می‌شود.
مارکس سرانجام بخش دوم MEGA² را تکمیل می‌کند. این جلد که به دنبال II/4.1 و II/4.2 در مجموعۀ قبلی آمده‌است، شامل ۱۵ نسخۀ خطی منتشرنشده از پاییز ۱۸۶۷ تا پایان سال ۱۸۶۸ است. ۱۷ نسخه از این‌ها یادداشت‌های پراکنده از «سرمایه»/جلد ۳ هستند. این یادداشت‌ها شخصیتی بسیار پراکنده دارند و مارکس هرگز نتوانست آن‌ها را به گونه‌ای به‌روز کند که بازتاب‌دهندۀ پیشرفت تحقیقات او باشد. سه مورد دیگر مربوط به جلد دو است، در‎ حالی که پنج نسخۀ باقی‌مانده به مسائلی دربارۀ وابستگی متقابل میان جلدهای دو و سه می‌پردازند و شامل گزیده‌هایی از آثار آدام اسمیت و توماس مالتوس هستند. مورد دوم به‌ویژه برای اقتصاددانانی که به نظریۀ نرخ سود مارکس و ایده‌های او در مورد نظریۀ قیمت علاقه‌مندند، مجذوب‌کننده هستند. مطالعات زبان‌شناختی (فیلولوژیک) مربوط به تهیۀ این جلد همچنین نشان داده‌است که نسخۀ خطی اصلی سرمایه، جلد اول (که از «فصل ششم. نتایج فرآیند فوری تولید» تنها بخش باقی‌مانده در نظر گرفته می‌شد) در واقع به سال قبل بازمی‌گردد؛ دورۀ ۱۸۶۳ـ۱۸۶۴، و اینکه مارکس آن را برش داد و در نسخه‌ای که برای انتشار آماده کرده بود چسباند.
با انتشار MEGA2 جلد II/4.3، تمام متون جانبی مربوط به سرمایه در دسترس قرار گرفت: از «مقدمۀ» معروف، که در ژوئیه ۱۸۵۷ در یکی از مهم‌ترین سقوط‌ها در تاریخ سرمایه‌داری نوشته شد، تا آخرین قطعات، در بهار ۱۸۸۱ ساخته شده‌است. ما از ۱۵ جلد صحبت می‌کنیم به‌علاوۀ تعداد زیادی از قطعات حجیم یک دستگاه انتقادی مهیب برای متن اصلی است. آن‌ها شامل تمام نسخه‌های خطی اواخر دهۀ ۱۸۵۰ و اوایل دهۀ ۱۸۶۰، اولین نسخه از سرمایه منتشر شده در سال ۱۸۶۷ (بخش‌هایی از آن در نسخه‌های بعدی اصلاح می‌شود)، ترجمۀ فرانسوی بازبینی شده توسط مارکس که بین سال‌های ۱۸۷۲ و ۱۸۷۵ منتشر شد، و همه تغییراتی است که انگلس به نسخه‌های خطیِ جلد دو و سه افزود. در کنار این، مجموعه بستۀ کلاسیک سه جلد سرمایه به‌صورت مثبت به نظر می‌رسد. اغراق نیست اگر بگوییم فقط اکنون می‌توانیم خوبی‌ها، محدودیت‌ها و ناقص‌بودنِ کار بزرگ مارکس را کاملاً درک کنیم.
کار ویراستاری که انگلس پس از مرگ دوستش انجام داد تا قسمت‌های ناتمام سرمایه را برای انتشار آماده کند، بسیار پیچیده بود. نسخه‌های خطی، پیش‌نویس‌ها و قطعات مختلف جلدهای II و III که بین سال‌های ۱۸۶۴ و ۱۸۸۱ نوشته شده‌اند، تقریباً با ۲۳۵۰ صفحه از MEGA2 مطابقت دارند. انگلس جلد دوم را در سال ۱۸۸۵ و جلد سوم را در ۱۸۹۴ با موفقیت منتشر کرد. البته باید در نظر داشت که این دو جلد از بازسازی متون ناقص که اغلب از مواد ناهمگن تشکیل شده بودند، پدید آمدند. آن‌ها در بیش از یک دورۀ زمانی نوشته شده‌اند و بنابراین شامل نسخه‌های متفاوت و گاه متناقضی از ایده‌های مارکس می‌شوند.

۴. بین‌الملل، تحقیقات مارکس در پی سرمایه، و کارهای نهایی انگلس
مارکس بی‌درنگ پس از انتشار سرمایه، فعالیت مبارزاتی خود را از سر گرفت و به کار انجمن بین‌المللی کارگران متعهد شد. این مرحله در زندگینامۀ سیاسی او در جلد. I/21، «کارل مارکس ـ فردریش انگلس، Werke، Artikel، Entwürfe. سپتامبر ۱۸۶۷ bis März 1871، که شامل بیش از ۱۵۰ متن و سند برای دورۀ ۱۸۶۷ـ۱۸۷۱، و همچنین صورت‌جلسۀ ۱۶۹ جلسۀ شورای عمومی در لندن (حذف شده از تمام نسخه‌های قبلی آثار مارکس و انگلس) است، که مارکس در آن مداخله کرد. به این ترتیب، مواد تحقیقاتی را برای سال‌های حیاتی در زندگی بین‌المللی فراهم می‌کند.
درست از همان روزهای نخست، در سال ۱۸۶۴، ایده‌های پرودون در فرانسه، سوئیس فرانسوی زبان و بلژیک هژمونیک بود و «متقابل‌گراها» ـ نامی که پیروان او با آن شناخته می‌شدند ـ معتدل‌ترین جناح «بین‌الملل» بودند. آن‌ها که قاطعانه با مداخلۀ دولت در هر زمینه‌ای مخالف بودند، با اجتماعی شدن زمین و ابزار تولید و همچنین هرگونه استفاده از سلاح ضربتی مخالف بودند. متن‌های منتشر شده در این جلد نشان می‌دهد که چگونه مارکس نقش کلیدی در مبارزۀ طولانی برای کاهش نفوذ پرودون در بین‌الملل ایفا کرد. آن‌ها شامل اسناد مربوط به آماده‌سازی کنگره‌های بروکسل (۱۸۶۸) و بازل (۱۸۶۹) می‌شوند، جایی که انترناسیونال اولین اظهارات واضح خود را در مورد اجتماعی‌سازیِ ابزار تولید توسط مقامات دولتی و به نفع حقِ القای افراد بیان کرد. مالکیت زمین یک پیروزی مهم برای مارکس و به منزلۀ ظهور نخستین اصول سوسیالیستی در برنامۀ سیاسی یک سازمان بزرگ کارگری بود.
فراتر از برنامۀ سیاسی انجمن بین‌المللی کارگران، اواخر دهۀ ۱۸۶۰ و اوایل دهۀ ۱۸۷۰ سرشار از درگیری‌های اجتماعی بود. بسیاری از کارگرانی که در تظاهرات اعتراضی شرکت کردند، تصمیم گرفتند با بین‌الملل که آوازه‌اش روز به روز گسترش می‌یافت، ارتباط برقرار کنند و از آن بخواهند که از مبارزاتشان حمایت کند. این دوره همچنین شاهد تولد بخش‌هایی از کارگران ایرلندی در انگلستان بود. مارکس نگران شکافی بود که ناسیونالیسم خشن در صفوف پرولتاریا ایجاد کرده بود و در سندی که به «ارتباطات محرمانه» معروف شد، تأکید کرد که «بورژوازی انگلیسی نه تنها دست به بدبخت ماندن ایرلندی برای پایین نگه داشتن طبقۀ کارگر در انگلستان با مهاجرت اجباری ایرلندی‌های فقیر زده‌است، همچنین ثابت کرده بود که می‌تواند کارگران را به دو اردوگاه متخاصم تقسیم کند.» به نظر او، ملتی که ملت دیگر را با زنجیرش به بردگی می‌کشد، از مبارزۀ طبقاتی، از چنین موضوع تعیین‌کننده‌ای نمی‌تواند فرار کند. یکی دیگر از موضوعات اصلی این جلد، که در نوشته‌های انگلس برای روزنامۀ پال مال با توجه خاص به آن پرداخته شد، مخالفت با جنگ فرانسه و پروس در سال‌های ۱۸۷۰ـ۱۸۷۱ بود.
کار مارکس در انجمن بین‌المللی کارگران از سال ۱۸۶۴ تا ۱۸۷۲ ادامه یافت و جلد جدید IV/18، «کارل مارکس ـ فردریش انگلس، Exzerpte und Notizen». فوریه ۱۸۶۴ bis Oktober 1868، نوامبر ۱۸۶۹، März، آوریل، ژوئن ۱۸۷۰، دسامبر ۱۸۷۲» بخش ناشناختۀ مطالعاتی را که او در آن سال‌ها انجام داده‌است، ارائه می‌دهد. تحقیقات مارکس یا نزدیک به چاپ جلد اول سرمایه یا بعد از ۱۸۶۷، زمانی که او جلد دو و سه را برای چاپ آماده می‌کرد، انجام شد. این مجلد MEGA² شامل پنج کتاب گزیده و چهار دفتر است که خلاصه‌ای از بیش از صد اثر منتشرشده، گزارش‌های مناظرات پارلمانی و مقالات روزنامه‌نگاری در خود گنجانده‌است. عمده‌ترین و از لحاظ نظری مهم‌ترین بخش این مواد شامل تحقیقات مارکس در زمینۀ کشاورزی است که علایق اصلی او در اینجا اجارۀ زمین، علوم طبیعی، شرایط کشاورزی در کشورهای مختلف اروپایی و ایالات متحده، روسیه، ژاپن و هند و سیستم‌های مالکیتِ زمین در جوامعِ پیشاسرمایه‌داری است.
مارکس با دقت کتاب شیمی کاربردی در کشاورزی و فیزیولوژی (۱۸۴۳) را خواند؛ اثری از دانشمند آلمانی یوستوس فون لیبیگ که به نظر او مهم می‌آمد، زیرا به او اجازه داد تا باور قبلی خود را تغییر دهد که اکتشافات علمی کشاورزی مدرن مشکل پر کردن خاک را حل کرده‌است. از آن زمان به بعد، او علاقۀ شدیدی به آنچه ما امروز «اکولوژی» (بوم‌شناسی) می‌نامیم، به‌ویژه فرسایش خاک و جنگل‌زدایی پیدا کرد. در میان کتاب‌های دیگری که مارکس را در این دوره بسیار تحت تأثیر قرار داد، باید جایگاه ویژه‌ای را به مقدمۀ تاریخ تأسیس مارک آلمان، مزرعه، روستا، شهر و اقتدار عمومی (۱۸۵۴) توسط نظریه‌پرداز سیاسی و مورخ حقوقی، گئورگ لودویگ فون ماورِر، اختصاص داد. وی در نامه‌ای به انگلس گفت که کتاب‌های ماورر را بسیار قابل توجه یافته‌است، زیرا نه تنها در عصر بدَوی، بلکه در کلّ توسعۀ آیندۀ شهرهای امپراتوری آزاد و صاحبان املاک دارای مصونیت از اقتدار عمومی و مبارزۀ بین دهقانان رایگان و رعیت، کاملاً راه متفاوتی در پیش شده‌است.

مارکس همچنین اثبات ماورر را تأیید کرد که مالکیت خصوصی در زمین متعلق به یک دورۀ تاریخی دقیق است و نمی‌تواند به‌عنوان یک ویژگی طبیعی تمدن بشری در نظر گرفته شود. سرانجام مارکس سه اثر آلمانی کارل فراس را به‌طور عمیق مطالعه کرد؛ آب و هوا و جهان سبزیجات در طول قرون، تاریخ هر دو (۱۸۴۷)، تاریخ کشاورزی (۱۸۵۲) و طبیعت کشاورزی (۱۸۵۷). او نخستین مورد از این موارد را بسیار جالب یافت، به‌ویژه با قدردانی از بخشی که در آن فراس نشان داد که «آب و هوا و گیاهان در دوران تاریخی تغییر می کنند». او نویسنده را پیش از داروین یک داروینیست خواند که اعتراف کرده «حتی گونه‌ها در دوران تاریخی در حال رشد بوده‌اند». مارکس همچنین تحت تأثیر ملاحظات بوم‌شناختی فراس و نگرانی‌های او قرار گرفت که «تزکیه ـ وقتی در رشد طبیعی پیش می‌رود و آگاهانه کنترل نمی‌شود (به‌عنوان یک بورژوا طبیعتاً به این نقطه نمی‌رسد) ـ بیابان‌هایی را پشت سر می‌گذارد». مارکس می‌توانست در همۀ این‌ها یک «گرایش سوسیالیستی ناخودآگاه» را تمییز دهد.
پس از انتشار به‌اصطلاح یادداشت‌های کشاورزی، می‌توان با شواهد بیشتری نسبت به قبل استدلال کرد که اگر مارکس انرژی لازم برای تکمیل دو جلد آخر سرمایه را داشت، ممکن بود بوم‌شناسی نقش بسیار بیشتری در تفکر این فیلسوف بزرگ ایفا می‌کرد. البته نقد بوم‌شناختی مارکس، از نظر هدف، ضد سرمایه‌داری بود و فراتر از امیدها، او در پیشرفت علمی قرار داشت و شیوۀ تولید را در کل زیر سؤال برد.
مقیاس مطالعات مارکس در علوم طبیعی از زمان انتشار جلد ۴/۲۶، «Karl Marx, Exzerpte und Notizen zur Geologie, Mineralogie und Agrikulturchemie» März bis سپتامبر ۱۸۷۸ کاملاً آشکار شد. در بهار و تابستان ۱۸۷۸، زمین‌شناسی، کانی‌شناسی، و شیمی کشاورزی بیش‌تر از اقتصاد سیاسی در مطالعات مارکس محور بودند. او بین ژوئن تا اوایل سپتامبر چکیده‌هایی از تعدادی کتاب، از جمله تاریخ طبیعی مواد خام تجارت (۱۸۷۲) نوشتۀ جان ییتس، کتاب طبیعت (۱۸۴۸) اثر شیمیدان فردریش شودلر و عناصر شیمی کشاورزی و زمین شناسی (۱۸۵۶) نوشتۀ جیمز جانستون، شیمیدان و کانی‌شناس، را آماده کرد. همچنین مارکس با کتاب راهنمای زمین‌شناسی دانش‌آموزی جوزف جوکس (۱۸۵۷) دست‌وپنجه نرم می‌کرد که بیشترین تعداد چکیده‌ها را از آن رونویسی کرد. تمرکز اصلی این سؤالات روش‌شناسی علمی، مراحل توسعۀ زمین‌شناسی به‌عنوان یک رشته و سودمندی آن برای تولید صنعتی و کشاورزی است.
چنین بینش‌هایی در مارکس نیاز به توسعۀ ایده‌هایش در مورد سود را بیدار کرد، زیرا او آخرین بار در اواسط دهۀ ۱۸۶۰، زمانی که پیش‌نویس بخش «تبدیل سود مازاد به رانت زمینی» سرمایه را نوشت، به‌شدت خود را با آن مشغول کرده بود. هدف برخی از خلاصه‌های متون طبیعی ـ علمی، روشن‌تر کردن مطالبی بود که او مطالعه می‌کرد. اما گزیده‌های دیگری که بیشتر به جنبه‌های نظری مربوط می‌شدند، قرار بود در تکمیل جلد سوم استفاده شوند. انگلس بعداً یادآور شد که مارکس «(…) ماقبل تاریخ، زراعت، زمین شناسی روسیه و آمریکا، زمین شناسی و غیره را به‌طور خاص، تا حدی (…) که قبلاً هرگز تلاش نکرده بود، بخش مربوط به اجارۀ زمین در جلد سوم را بررسی کرد؛ سرمایه، پایتخت».
این نسخه‌های MEGA2 از اهمیت بیشتری برخوردارند، زیرا در خدمت بی‌اعتبار کردن این افسانه هستند که در تعدادی از زندگی‌نامه‌ها و مطالعات دربارۀ مارکس تکرار شده‌است؛ این تکرارها مبتنی بر این است که او پس از سرمایه کنجکاوی فکری خود را ارضا و مطالعه و تحقیق جدید را کاملاً رها کرده‌است.
در نهایت، سه کتاب MEGA² منتشرشده در دهۀ گذشته مربوط به انگلس است. جلد اول/۳۰، «فریدریش انگلس، ورک، آرتیکل، انتورفه مای ۱۸۸۳ با سپتامبر ۱۸۸۶» شامل ۴۳ متن است که او در سه سال پس از مرگ مارکس نوشت. از میان ۲۹ مورد از مهم‌ترین آن‌ها، ۱۷ مورد مقالات روزنامه‌نگاری است که در برخی از روزنامه‌های اصلیِ طبقۀ کارگر اروپا منتشر شده‌است. زیرا گرچه در این دوره او عمدتاً در ویراستاری دست‌نوشته‌های ناقصِ کاپیتال مارکس غرق شده بود، اما انگلس از مداخله در یک سری مسائل سیاسی و نظری غافل نشد. او همچنین یک اثر جدلی ارائه کرد که هدفش تجدید حیات ایده‌آلیسم در محافل دانشگاهی آلمان بود: لودویگ فویرباخ و پایان فلسفه کلاسیک آلمان (۱۸۸۶). ۱۴ متن دیگر که به‌عنوان ضمیمه در این مجلد MEGA2 منتشر شده‌است، برخی از ترجمه های خود انگلس و مجموعه‌ای از مقالات هستند که توسط سایر نویسندگانی که از همکاری او بهره برده‌اند امضا شده‌اند.
MEGA² همچنین مجموعۀ جدیدی از نامه‌نگاری‌های انگلس را منتشر کرده‌است. جلد سوم/۳۰، «فریدریش انگلس، بریف وچسل اکتبر ۱۸۸۹ با نوامبر ۱۸۹۰»، شامل ۴۰۶ نامۀ بازمانده از مجموع ۵۰۰ نامه یا بیشتر است که او بین اکتبر ۱۸۸۹ و نوامبر ۱۸۹۰ نوشته‌است. گزارشگران این امکان را فراهم می‌کنند که به‌طور عمیق‌تری از سهمی که انگلس در رشد احزاب کارگریِ آلمان، فرانسه و بریتانیا در مورد طیفی از مسائل نظری و سازمانی ایفا کرد، قدردانی کنیم. برخی از موارد مورد بحث مربوط به تولد و بسیاری از بحث‌های جاری در انترناسیونال دوم است که کنگرۀ مؤسس آن در ۱۴ ژوئیه ۱۸۸۹ برگزار شد.
سرانجام جلد اول/۳۲، «فریدریش انگلس، ورک، آرتیکل، انتورفه مرز ۱۸۹۱ با اوت ۱۸۹۵»، نوشته‌های چهار سال و نیمِ پایانیِ زندگی انگلس را گرد هم می‌آورد. تعدادی مقالۀ ژورنالیستی برای روزنامه‌های سوسیالیستیِ عمدۀ آن زمان، از جمله Die Neue Zeit، Le Socialiste، و Critica Sociale وجود دارد؛ همچنین مقدمه‌ها و پس‌گفتارهایی برای تجدید چاپ‌های مختلف از آثار مارکس و انگلس، رونویسی از سخنرانی‌ها، مصاحبه‌ها و خوشامدگویی به کنگره‌های حزب، گزارش گفتگوها، اسنادی که انگلس با همکاری دیگران تهیه کرد و تعدادی ترجمه در آن دیده می‌شود.
بنابراین، این سه جلد برای مطالعۀ عمیق‌تر مشارکت‌های نظری و سیاسی انگلس بسیار مفید خواهد بود. انتشارات و کنفرانس‌های بین‌المللی متعددی که برای دویستمین سالگرد تولد او (۱۸۲۰ ـ ۲۰۲۰) برنامه‌ریزی شده‌اند، مطمئناً در بررسی این دوازده سال پس از مرگ مارکس، که در طی آن او انرژی خود را وقف انتشار مارکسیسم کرد، کوتاهی نخواهد کرد.

۵. مارکسی دیگر؟

مارکس از ویرایش تاریخی ـ انتقادی جدید آثارش به چه چیزی دست می‌یابد؟ او از جهاتی با متفکری که بسیاری از پیروان و مخالفانش در طول سال‌ها ارائه کرده‌اند متفاوت است؛ نه از مجسمه‌های سنگی که در میادین عمومی تحت رژیم‌های غیرآزاد اروپای شرقی یافت می‌شوند، که به او نشان می‌دهد که با اطمینان کامل به آینده اشاره می‌کند. از سوی دیگر، گمراه کننده خواهد بود ـ مانند کسانی که پس از اولین بار ظاهرشدن هر متن جدید، از یک «مارکس ناشناخته» بسیار هیجان‌زده استقبال می‌کنند ـ که تحقیقات اخیر همۀ چیزهایی را که پیشتر در مورد او شناخته شده بود را وارونه کرده‌است. آنچه که MEGA2 ارائه می‌کند، پایۀ متنی برای بازاندیشی مارکسِ متفاوت است؛ متفاوت نیست، زیرا مبارزۀ طبقاتی از اندیشۀ او خارج می‌شود (همان‌طور که برخی از دانشگاهیان می‌خواهند، در گونه‌ای از عبارت قدیمی «مارکس اقتصاددان» در برابر «مارکس سیاستمدار»ی که بیهوده به دنبال معرفی او به‌عنوان یک کلاسیک بی‌دندان است). اما کاملاً متفاوت از نویسنده‌ای است که به‌طور جزمی به سوسیالیسم واقعی موجود (fons et origo) تبدیل شده بود که ظاهراً تنها بر تضاد طبقاتی متمرکز بود.
پیشرفت‌های جدیدی که در مطالعات مارکسیستی به‌دست آمده‌است نشان می‌دهد که تفسیر آثار مارکس دوباره، مانند بسیاری از زمان‌های دیگر در گذشته، احتمالاً بیشتر و بیشتر اصلاح می‌شود. برای مدت طولانی، بسیاری از مارکسیست‌ها نوشته‌های مارکس جوان را پیش‌زمینه می‌کردند ـ در درجۀ اول دست‌نوشته‌های اقتصادی و فلسفی ۱۸۴۴ و ایدئولوژی آلمانی ـ در حالی که مانیفست حزب کمونیست پرخواننده‌ترین و نقل‌قول‌ترین متن او باقی ماند. با این حال، در آن نوشته‌های اولیه، ایده‌های بسیاری می‌بینید که در آثار بعدی او جایگزین شده‌اند. در بلندمدت، دشواری بررسی تحقیقات مارکس در دو دهۀ پایانی زندگی‌اش، دانش ما را از دستاوردهای مهمی که او به‌دست آورد، با مشکل روبرو کرد. اما بیش از هر چیز در سرمایه و پیش‌نویس‌های اولیه‌اش و همچنین در تحقیقات سال‌های پایانی اوست که ارزشمندترین تأملات را در نقد جامعۀ بورژوایی می‌یابیم. این‌ها آخرین نتیجه‌گیری‌هایی هستند که مارکس به آن رسید، هرچند نه قطعی. اگر با توجه به تغییرات جهان پس از مرگ او به‌طور انتقادی بررسی شود، ممکن است پس از شکست‌های قرن بیستم، برای نظریه‌پردازیِ یک مدل اجتماعی ـ اقتصادی جایگزین سرمایه‌داری، همچنان مفید باشد.
نسخۀ MEGA2 همۀ این ادعاها را به‌دروغ گفته است که مارکس آن متفکری است که ما همه چیز دربارۀ او نوشته‌ایم و گفته‌ایم. هنوز چیزهای زیادی برای یادگیری از مارکس وجود دارد. امروزه می‌توان این کار را نه تنها با مطالعۀ آنچه که او در آثار منتشرشدۀ خود آورده، بلکه پرسش‌ها و شبهات موجود در دست‌نوشته‌های ناتمام او نیز انجام داد.

Categories
Journalism

150 años de El capital francés

‘Le Capital’ representó la primera puerta de acceso a la obra de Marx para lectores de varios países.
En febrero de 1867, después de más de dos décadas de trabajo hercúleo, Marx finalmente pudo darle a su amigo Friedrich Engels la tan esperada noticia de que había terminado la primera parte de su crítica a la economía política. Posteriormente, Marx viajó de Londres a Hamburgo para entregar el manuscrito del Volumen I (“El proceso de producción del capital”) de su magnum opus y, de acuerdo con su editor Otto Meissner, se decidió que El Capital se presentaría en tres partes. Rebosante de satisfacción, Marx escribió que la publicación de su libro era, “sin duda, el misil más terrible que se haya lanzado hasta ahora contra las cabezas de la burguesía”.

A pesar del largo trabajo de redacción antes de 1867, la estructura de El Capital se ampliaría considerablemente en los años siguientes, y el Volumen I también continuó absorbiendo energías significativas por parte de Marx, incluso después de su publicación. Uno de los ejemplos más evidentes de este compromiso fue la traducción francesa de El Capital publicada en 44 entregas entre 1872 y 1875. Este volumen no era una mera traducción, sino una versión ‘totalmente revisada por el autor’ en la que Marx también profundizó el apartado sobre el proceso de acumulación del capital, y desarrolló mejor sus ideas sobre la distinción entre ‘concentración’ y ‘centralización’ del capital.

Además, al revisar la traducción, Marx decidió introducir algunas adiciones y modificaciones. En la posdata de Le Capital, no dudó en atribuirle “un valor científico independiente del original” y afirmó que la nueva versión “debería ser consultada incluso por lectores familiarizados con el libro en alemán”. El punto más interesante, especialmente por su valor político, se refiere a la tendencia histórica de la producción capitalista. Si en la edición anterior de El Capital Marx había escrito que “el país más desarrollado industrialmente se limita a mostrar a los menos desarrollados la imagen de su propio futuro”, en la versión francesa las palabras en cursiva fueron sustituidas por “a los que les siguen en el ascenso de la escala de la industrialización”. Esta aclaración limitó la tendencia del desarrollo capitalista exclusivamente a los países occidentales que ya estaban industrializados.

Ahora era plenamente consciente de que el esquema de progresión lineal a través de los “modos de producción asiático, antiguo, feudal y el moderno modo de producción burgués”, que había perfilado en el Prefacio a Una contribución a la crítica de la economía política, en 1859, era inadecuado para comprender el movimiento de la historia y que, en efecto, era aconsejable alejarse de cualquier filosofía de la historia. No vio el desarrollo histórico en términos de un progreso lineal inquebrantable hacia un fin predefinido. La concepción multilineal más pronunciada que Marx desarrolló en sus últimos años lo llevó a mirar aún más atentamente las especificidades históricas y la desigualdad del desarrollo político y económico en diferentes países y contextos sociales. Este enfoque ciertamente incrementó las dificultades a las que se enfrentó en el ya accidentado curso de completar el segundo y tercer volumen de El Capital. En la última década de su vida, Marx emprendió investigaciones exhaustivas de sociedades fuera de Europa y se expresó sin ambigüedades contra los estragos del colonialismo. Es un error sugerir lo contrario. Marx criticó a los pensadores que, al tiempo que destacaban las consecuencias destructivas del colonialismo, utilizaban categorías propias del contexto europeo en su análisis de las áreas periféricas del globo. Advirtió varias veces contra aquellos incapaces de observar las distinciones necesarias entre los fenómenos y, especialmente después de sus avances teóricos en la década de 1870, desconfiaba mucho a la hora de transferir categorías interpretativas a campos históricos o geográficos completamente diferentes. Todo esto es más claro gracias a Le Capital.

En una carta de 1878, en la que Marx sopesaba los aspectos positivos y negativos de la edición francesa, le escribió a Danielson que contenía “muchos cambios y adiciones importantes”, pero que “también se había visto obligado a veces —principalmente en el primer capítulo— a simplificar el asunto”. Engels era de esta opinión y no incluyó todos los cambios hechos por Marx en la cuarta edición alemana de El Capital que publicó en 1890, siete años después de la muerte de Marx.

Le Capital tuvo una importancia considerable para la difusión de la obra de Marx en todo el mundo. Se utilizó para la traducción de muchos extractos a varios idiomas, el primero en inglés, por ejemplo. De manera más general, Le Capital representó la primera puerta de acceso a la obra de Marx para lectores de varios países. La primera traducción al italiano —publicada entre 1882 y 1884— se hizo directamente de la edición francesa, al igual que la traducción aparecida en Grecia, en 1927. En el caso del español, Le Capital permitió sacar algunas ediciones parciales y dos traducciones completas: una en Madrid, en 1967, y otra en Buenos Aires, en 1973. Dado que el francés era más conocido que el alemán, fue gracias a esta versión que la crítica de la economía política de Marx pudo llegar a muchos países de Hispanoamérica más rápidamente. Casi lo mismo ocurría con los países de habla portuguesa. En el mismo Portugal, El Capital circuló solo a través de la pequeña cantidad de copias disponibles en francés, hasta que apareció una versión abreviada en portugués poco antes de la caída de la dictadura de Salazar. En general, a los activistas políticos e investigadores tanto en Portugal como en Brasil les resultó más fácil acercarse a la obra de Marx a través de la traducción al francés que la original. Las pocas copias que llegaron a los países africanos de habla portuguesa también estaban en ese idioma.

El colonialismo también dio forma en parte a los mecanismos por los cuales El Capital estuvo disponible en el mundo árabe. Mientras que en Egipto e Irak fue el inglés el idioma que más se utilizó en la difusión de la cultura europea, la edición francesa desempeñó un papel más destacado en otros lugares, especialmente en Argelia, que en la década de 1960 fue un centro importante para facilitar la circulación de ideas marxistas en los “países no alineados”. La importancia de Le Capital se extendió también a Asia, como lo demuestra el hecho de que la primera traducción vietnamita del Volumen I, publicado entre 1959 y 1960, se realizó a partir de la edición francesa.

Esta, además de ser consultada a menudo por traductores de todo el mundo y ser cotejada con la edición de 1890 publicada por Engels, que se convirtió en la versión estándar de Das Kapital, la traducción francesa ha servido de base para traducciones completas de El Capital a ocho idiomas. Ciento cincuenta años después de su primera publicación, continúa siendo una fuente de debate estimulante entre académicos y activistas interesados en la crítica de Marx al capitalismo.
En una carta a su antiguo camarada Friedrich Adolph Sorge, el propio Marx comentó que con Le Capital había “consumido tanto [de su] tiempo que no volvería a colaborar de ninguna manera en una traducción”. Eso es exactamente lo que sucedió. El esfuerzo y las molestias necesarios para producir la mejor versión francesa posible fueron realmente notables. Pero podemos decir que fueron bien recompensados. Le Capital ha tenido una circulación significativa, y los añadidos y cambios realizados por Marx, durante la revisión de su traducción, contribuyeron a la dimensión anticolonial y universal de El Capital que está siendo ampliamente reconocida hoy en día gracias a algunas de las más novedosas y perspicaces contribuciones en los estudios de Marx.

Categories
Journalism

إختَرنا لكُم | اقرأوا كارل ماركس : محادثة مع إيمانويل والرستاين

نقدم لكم هذه المحادثة بين مارشيللو موستو هو أستاذ علم الاجتماع بجامعة يورك في تورونتو بكندا وإيمانويل والرستاين  أحد أهم علماء الاجتماع، وواحد من روّاد نظرية النظم العالمية.

ترجمة إبراهيم يونس باحث ماجستير في علم الاجتماع بجامعة الإسكندرية.

على مر ثلاثة عقود مضت، انفردت السياسات والأيديولوجيا الليبرالية الجديدة بالمسرح العالمي. وبالرغم من ذلك، حثَّت الأزمة الاقتصادية لعام 2008 وعدم المساواة العميقة التي وجدت في مجتمعنا، خاصة بين الشمال والجنوب العالميين، والتغيرات الدراماتيكية البيئية المعاصرة، العديد من المفكرين والمحللين الاقتصاديين والسياسيين إلى إعادة فتح النقاش عن مستقبل الرأسمالية والحاجة إلى بديل. وفي هذا السياق، تقريباً في جميع أنحاء العالم، في مناسبة الاحتفالية المئوية الثانية بمولد كارل ماركس، فإن هناك ’عودة ماركس‘؛ عودة إلى مؤلف رُبِط خطئاً بالدوغمائية الماركسية اللينينية، ومن ثم وضع على الرف بسرعة بعد سقوط جدار برلين.

العودة إلى ماركس ليست فقط ضرورية لفهم منطق وديناميكيات الرأسمالية، فعمله يعد أيضاً أداة توفر لنا فحص صارم يعالج التجارب الاجتماعية الاقتصادية السابقة التي فشلت في إحلال نمطاً إنتاجياً آخر محل الرأسمالية. إن تفسير هذه الإخفاقات لبالغ الأهمية لبحثنا المعاصر عن البدائل.

***

مارشيللو موستو: أستاذ والرشتاين، تستمر المنشورات والنقاشات والمؤتمرات حول العالم، بعد ثلاثين عاماً من انتهاء ما سُمّي ’الاشتراكية القائمة بالفعل‘، عن القدرة المستمرة لكارل ماركس على تفسير الحاضر. هل يُعد ذلك مفاجئاً؟ أم تعتقد أن أفكار ماركس ستستمر أهميتها بالنسبة إلى أولئك الباحثين عن بديل للرأسمالية؟

إيمانويل والرستاين: هناك قصة قديمة عن ماركس؛ تُلقيه من الباب الأمامي، فيتسلل إليك من النافذة الخلفية. هذا ما حدث مجدداً. إن ماركس راهنٌ لأنه علينا أن نتعامل مع مسائل ما يزال لديه الكثير ليقوله عنها، ولأن ما يقوله عن الرأسمالية يختلف عما يقوله معظم المؤلفين الآخرين. إن العديد من الكتاب والمفكرين، وليس أنا فقط، يجدون أن ماركس مفيدٌ بشكل كبير، وأنه الآن في واحدة من حقبه الشعبية الجديدة، بصرف النظر عما جرى توقعه عام 1989.

مارشيللو موستو: أدى سقوط جدار برلين إلى تحرير ماركس من أيديولوجيا ذات علاقة ضعيفة بمفهومه عن المجتمع، فقد ساعدت الأرضية السياسية التي تلت الانفجار الداخلي في الإتحاد السوفياتي في تحرير ماركس من دورٍ ’صوريّ‘ في جهاز الدولة. فماذا عن تفسير ماركس للعالم الذي يستمر في جذب الانتباه؟

إيمانويل والرستاين: أعتقد أنه عندما يفكر الناس في تفسير ماركس للعالم في مفهوم معين، فهم يفكرون في ’الصراع الطبقي‘. عندما أقرأ ماركس في ضوء الأحداث الراهنة، فإن الصراع الطبقي بالنسبة لي يعني النضال لما أسميه ’اليسار العالمي‘ – والذي أعتقد أنه يسعى إلى تمثيل 80% من سكان العالم وفقاً للدخل – ضد ’اليمين العالمي‘ الذي يمثل تقريباً 1% من السكان. يدور الصراع حول الـ 19% المتبقية، إنه عن كيفية جذبهم إلى الانضمام لجانبك بدلاً من الجانب الآخر. نحن نعيش في عصر الأزمات البنيوية للنظام العالمي، ولن يستطيع النظام الرأسمالي القائم أن ينجو، لكن لا أحد يستطيع أن يعرف بالتأكيد ما الذي سيحل محله.

أنا مقتنعٌ بأن هناك إمكانيتان؛ أولاهما ما أطلق عليه ’روح دافوس‘، المنتدى الاقتصادي العالمي الذي يهدف لإقامة نظام يحافظ على أسوء سمات الرأسمالية؛ الهرمية الاجتماعية والاستغلال، وفوق كل ذلك استقطاب الثروة. يجب أن يكون البديل نظاماً أكثر ديمقراطية ومساواة. إن الصراع الطبقي هو المحاولة الأساسية للتأثير على مستقبل ما سيحل محل الرأسمالية.

مارشيللو موستو: إن إشارتك عن الطبقة الوسطى تذكرني بفكرة أنطونيو جرامشي عن الهيمنة، لكني أعتقد أن الموضوع أيضاً عن فهم كيفية تحفيز جماهير الناس، الـ 80% الذين ذكرتهم، ليشاركوا في السياسة. هذا تحديداً مُلِح فيما يسمى الجنوب العالمي، حيث يتركز معظم سكان العالم، وحيث أصبحت الحركات التقدمية، في العقود الماضية، وبصرف النظر عن الزيادة الدراماتيكية للامساواة الناتجة عن الرأسمالية، أكثر ضعفاً عما كانت عليه مسبقاً. ونحن نشهد، بالمثل، وبشكل متزايد، تصاعد هذه الظاهرة في أوروبا.

السؤال هو: هل يساعدنا ماركس في فهم هذا السيناريو الجديد؟ فالدراسات المنشورة حديثاً عرضت تفسيرات جديدة لماركس قد تساهم في فتح ’نوافذ خلفية‘ في المستقبل وفق تعبيرك. إنها تكشف عن مؤلف أمدَّ فحصه لتناقضات المجتمع الرأسمالي إلى مجالات أخرى فيما هو أبعد من الصراع بين رأس المال والعمل. في الحقيقة، كرَّس ماركس الكثير من وقته لدراسة المجتمعات غير الأوروبية ودور الاستعمار المدمر في أطراف الرأسمالية. في الأساس، وعلى العكس من التفسيرات التي تعادل مفهوم ماركس عن الاشتراكية بتطوير القوى المنتجة.

فقد ظهر الاهتمام بالبيئة بشكل بارز في أعماله. وأخيراً، كان ماركس مهتماً بشكل واسع بمواضيع أخرى مختلفة، عادة ما يتجاهلها المفكرون عندما يتحدثون عنه، ومن بينها إمكانات التكنولوجيا، ونقد القومية، والبحث عن أشكال لملكية جماعية لا تتحكم فيها الدولة والحاجة إلى الحرية الفردية؛ كل القضايا الأساسية لعصرنا. لكن بجانب هذه الوجوه الجديدة لماركس، التي تجدد الاهتمام بفكره، وتعد ظاهرة تبدو متجهة للاستمرار في السنوات القادمة، هل يمكنك الإشارة إلى ثلاثة أفكار معروفة لماركس تعتقد أنها تستحق أن يُعاد النظر فيها اليوم؟

إيمانويل والرستاين: أولاً وقبل أي شيء، فسَّر لنا ماركس، أفضل من أي شخص آخر، أن الرأسمالية ليست الطريقة الطبيعية لتنظيم المجتمع. ففي كتابه ’’بؤس الفلسفة‘‘ الذي نشر وهو ما يزال في التاسعة والعشرين من عمره، سَخَر بالفعل من الاقتصاديين السياسيين الذين جادلوا بأن العلاقات الرأسمالية “قوانين طبيعية مستقلة عن تأثير الزمن”، وكتب ماركس أن بالنسبة إليهم “نعرف أن ثمَّة ’تاريخ‘ حين نجد في مؤسسات الإقطاع علاقات إنتاج مختلفة تماماً عن تلك لدى المجتمع البرجوازي”، لكنهم لم يطبقوا التاريخ على نمط الانتاج الذي أيدوه؛ لقد قدموا الرأسمالية على أنها ’طبيعية‘ و ’أبدية‘.

حاولت في كتابي ’’الرأسمالية التاريخية‘‘ توضيح أن الرأسمالية هي ما حدث تاريخياً، على النقيض من الأفكار الخاطئة وغير الواضحة التي يعتنقها عدة اقتصاديين سياسيين من التيار السائد. وجادلت عدة مرات بأنه لا توجد رأسمالية ليست تاريخية، إن الأمر بهذه البساطة بالنسبة لي، ونحن ندين بهذا الصدد بالكثير لماركس. ثانياً، أريد أن أشدد على أهمية مفهوم ’التراكم البدائي‘ الذي يعني نزع ملكية الفلاحين عن أراضيهم، والذي يعد أساس الرأسمالية. فهم ماركس جيداً أن ذلك كان بمثابة العملية الرئيسية في تشكل هيمنة البرجوازية، لقد وجدت في بداية الرأسمالية ومازالت موجودة حتى الآن.

وأخيراً، أود أن أدعو إلى مزيد من التفكير في موضوع ’الملكية الخاصة والشيوعية‘، ففي النظام الذي تأسس في الاتحاد السوفياتي – خاصة تحت قيادة ستالين – كانت الملكية في يد الدولة، ولا يعني ذلك أن الناس لم يكونوا مستغَلين ومقموعين، لقد كانوا كذلك. إن الحديث عن اشتراكية في بلد واحد، كما فعل ستالين، كانت أيضاً شيئاً لم يدخل قط عقل أي أحد، بما فيهم ماركس قبل ذلك. تعد الملكية العامة لأدوات الإنتاج إحدى الخيارات، لكن علينا أن نعرف، إذا كنا ننوي إقامة مجتمع أفضل، من الذي ينتج ومن الذي يستقبل فائض القيمة. ومقارنة بالرأسمالية، علينا إعادة تنظيم ذلك بشكل كامل كبديل للرأسمالية، وهذه بالنسبة لي المسألة الرئيسية.

مارشيللو موستو: يوافق العام 2018 الذكري المئوية الثانية لمولد ماركس، وقد أنتجت كتب وأفلام جديدة عن حياته. هل هناك فترة ما في حياته تجدها أكثر جذباً للاهتمام؟

إيمانويل والرستاين: كانت حياة ماركس شاقة للغاية، فلقد عانى من الفقر الشديد، وكان محظوظاً بوجود رفيق مثل فريدريك إنجلز الذي ساعده على المعاش، ولم يكن لديه حياة عاطفية سهلة أيضاً. فإصراره على محاولة القيام بما اعتقد أنه عمل حياته، أي فهم كيفية عمل الرأسمالية، كان مثيراً للإعجاب حقاً. هذا ما رأى نفسه يفعله، فلم يسعى ماركس إلى تفسير العصور القديمة أو تعريف كيف ستكون الاشتراكية في المستقبل، فلم تكن هذه المهام التي وضعها على عاتقه، لقد أراد أن يفهم العالم الرأسمالي الذي عاش فيه.

مارشيللو موستو: لم يكن ماركس، على مدى حياته، مجرد مفكر معزول بين كتب المتحف البريطاني بلندن، بل كان دائماً مناضلاً ثورياً مشتبكاً مع نضالات عصره. وبسبب نشاطه نُفيَّ في شبابه من فرنسا وبلجيكا وألمانيا، وفرض عليه العيش في منفاه في إنجلترا عندما هزمت ثورات عام 1848. لقد دعم صحف ومطبوعات، ودائماً ما دعم الحركات العمالية بكل ما استطاع. ولاحقاً بين عامي 1864-1872 أصبح زعيم ’رابطة الشغيلة العالمية‘ (الأممية الأولى) التي تعد أول منظمة عابرة للحدود للطبقة العاملة، ودافع عام 1871 عن كوميونة باريس التي تعد أول تجربة اشتراكية في التاريخ.

إيمانويل والرستاين: نعم هذا صحيح. إنه لمن الجوهري ذكر نضالات ماركس. وكما نوّهت أنت في كتابك ’’أيها العمال اتحدوا !Workers Unite‘‘، كان لماركس دوراً استثنائياً في الأممية، وهي تنظيم شكّله أناس كانوا بعيدين عن بعضهم جغرافياً في وقت لم يشهد أي وسائل تواصل سهلة. وتضمن النشاط السياسي لماركس الصحافة أيضاً، حيث استمر فيها طوال حياته كوسيلة للتواصل مع عدداً أكبر من الجمهور. عمل صحفياً ليحصل على دخل، لكنه رأى مساهماته بمثابة نشاط سياسي. لم يكن حيادياً بأي شكل من الأشكال، وكان صحفياً ملتزماً.

مارشيللو موستو: في الاحتفالية المئوية للثورة الروسية عام 2017، عاد بعض المفكرين إلى التفريق بين ماركس وبعض من أتباعه الذين كانوا في السلطة إبّان القرن العشرين. ما الفرق الرئيسي بين ماركس وبينهم؟

إيمانويل والرستاين: إن كتابات ماركس أكثر دقة وتنوعاً من التفسيرات التبسيطية لأفكاره. إنه لمن الجيد دائماً أن نتذكر المزحة الشهيرة التي قال فيها ماركس “إذا كانت هذه هي الماركسية، فما هو مؤكد أنني لست ماركسياً”. كان ماركس مستعداً دائماً للتعامل مع واقع العالم على عكس الكثيرين الذين يفرضون آرائهم بشكل دغمائي، فعادةً ما غيَّر آرائه. كان يبحث باستمرار عن حلول للمشكلات التي رأى أن العالم ي واجهها، ذلك سبب بقائه للآن مُساعداً جداً ودليلٌ مفيد.

مارشيللو موستو: في النهاية، ماذا لديك لتقوله للأجيال الصغيرة التي مازالت لم تكتشف ماركس؟

إيمانويل والرستاين: أول شيء أود قوله للشباب هو أنه عليهم أن يقرأوه هو، لا تقرأوا عنه، لكن اقرأوا ماركس. قليل من الناس – بالمقارنة مع الكثيرين الذين يتحدثون عنه – قرأوا بالفعل ماركس. وهذا صحيح أيضاً في حالة آدم سميث. عامةً، يقرأ المرء فقط عن هذه الكلاسيكيات، فالناس يعرفونهم من خلال ملخصات الآخرين، إنهم يريدون بهذا أن يوفروا الوقت، لكن ذلك في الحقيقة مضيعة الوقت. على المرء أن يقرأ لكُتّاب مثيرين للاهتمام، وماركس هو أكثرهم إثارةً للاهتمام في القرنين التاسع عشر والعشرين، وليس هناك أي شك في ذلك. فلا أحد يساويه فيما يخص عدد الأشياء التي كتب عنها، ولا في جودة تحليلاته. إذن، فرسالتي للأجيال الجديدة أن ماركس فعلاً يستحق أن يُكتشف، لكنه يجب أن يُقرأ، اقرأوه. اقرأوا كارل ماركس.

***

إيمانويل والرستاين (1930-2019)هو أحد أهم علماء الاجتماع، وواحد من روّاد نظرية النظم العالمية بجانب سمير أمين وأندرى جوندر فرانك وجيوفاني أريجي. ألَّف أكثر من ثلاثين كتاباً ترجم معظمها إلى العديد من اللغات، وأبرز تلك الكتب ’’النظام العالمي المعاصر The Modern World-System‘‘ الذي يؤرِّخ فيه ويُشرِّح نشأة الرأسمالية منذ القرن السادس عشر وحتى مطلع القرن العشرين، ويقع هذا الكتاب في أربع مجلدات نشروا بين عامي 1974-2011.

مارشيللو موستو هو أستاذ علم الاجتماع بجامعة يورك في تورونتو بكندا، وله العديد من المؤلفات التي يركز فيها على إسهامات ماركس وسيرته الذاتية ونضالاته.

Categories
Journalism

Le Capital compie 150 anni

Nel settembre del 1872 usciva l’edizione francese del magnum opus di Karl Marx. Fu molto più di una traduzione, rinnovando continuamente la sua prospettiva critica aprì infatti la sua analisi al capitalismo globale.
Nel febbraio 1867, dopo più di due decenni di faticoso lavoro, Karl Marx disse al suo amico Friedrich Engels che la prima parte della sua tanto attesa critica dell’economia politica era finalmente completata. Marx viaggiò da Londra ad Amburgo per consegnare il manoscritto del volume I (Il processo di produzione del capitale) del suo magnum opus e, in accordo con il suo editore, Otto Meissner, fu deciso che Il Capitale sarebbe uscito in tre parti. Al culmine della soddisfazione, Marx scrisse che la pubblicazione del suo libro era, «senza dubbio, il colpo più terribile che sia mai stato scagliato contro la testa della borghesia».

Nonostante il lungo lavoro di composizione prima del 1867, la struttura del Capitale si sarebbe notevolmente ampliata negli anni a venire e lo stesso volume I continuò ad assorbire energie significative da parte di Marx, anche dopo la sua pubblicazione. Uno degli esempi più evidenti di questo impegno fu la traduzione francese del Capitale, pubblicata in quarantaquattro puntate tra il 1872 e il 1875. Questa edizione non era una semplice traduzione ma una versione «completamente rivista dall’autore» in cui Marx approfondiva la sezione sul processo di accumulazione del capitale e sviluppava meglio le sue idee sulla differenza tra la «concentrazione» e la «centralizzazione» del capitale.

Alla ricerca della versione definitiva
Dopo le interruzioni dovute alle cattive condizioni di salute – e dopo un periodo di intensa attività politica per l’Associazione internazionale dei lavoratori – Marx si dedicò a lavorare a una nuova edizione del volume I del Capitale all’inizio degli anni Settanta dell’Ottocento. Insoddisfatto del modo in cui aveva esposto la teoria del valore, trascorse il dicembre 1871 e il gennaio 1872 riscrivendo ciò che aveva pubblicato nel 1867. Una ristampa di Das Kapital in tedesco, che includeva le modifiche apportate da Marx, uscì nel 1872. Fu un anno chiave per la diffusione del Capitale, visto che vide anche la comparsa delle traduzioni in russo e in francese. Quest’ultima fu affidata, dall’editore Maurice Lachâtre, a Joseph Roy, che aveva precedentemente tradotto alcuni testi del filosofo tedesco Ludwig Feuerbach. La prima parte fu pubblicata 150 anni fa, il 17 settembre 1872.

Marx era d’accordo che sarebbe stato positivo pubblicare un’«edizione popolare a buon mercato». «Plaudo alla tua idea di pubblicare la traduzione… a rate periodiche – scrisse al suo editore – In questa forma, il libro sarà più accessibile alla classe operaia e per me questa considerazione prevale su qualsiasi altra». Consapevole, tuttavia, che esisteva un «rovescio della medaglia», anticipò che il «metodo di analisi» da lui utilizzato sarebbe stato «ridotto per una lettura alquanto ardua nei primi capitoli» e che i lettori avrebbero potuto «essere scoraggiati» quando non fossero stati «in grado di proseguire». Non sentiva di poter fare nulla per questo «svantaggio», a parte che per i «lettori attenti e preavvertiti che si preoccupano della verità». Come scrisse Marx in una nota frase della prefazione all’edizione francese del Capitale, «Non esiste una via maestra per l’apprendimento e gli unici che hanno qualche possibilità di raggiungere le sue vette illuminate dal sole sono quelli che non temono la stanchezza mentre scalano ripidi sentieri in salita».

Alla fine, Marx dovette dedicare molto più tempo alla traduzione di quanto avesse inizialmente previsto per la correzione delle bozze. Come scrisse all’economista russo Nikolai Danielson, Roy aveva «spesso tradotto in modo troppo letterale», costringendo lo stesso Marx a «riscrivere interi passaggi in francese, per renderli più appetibili al pubblico francese». All’inizio di quel mese, sua figlia Jenny aveva detto all’amico di famiglia Ludwig Kugelmann che suo padre era «obbligato a fare innumerevoli correzioni», riscrivendo «non solo intere frasi ma intere pagine». Successivamente, Engels scrisse ancora a Kugelmann che la traduzione francese si era rivelata una «vera faticaccia» per Marx e che «doveva più o meno riscrivere tutto dall’inizio».

Nel rivedere la traduzione, inoltre, Marx decise di introdurre alcune aggiunte e modifiche. Nel poscritto a Le Capital non esitò ad attribuirvi «un valore scientifico indipendente dall’originale» e affermava che la nuova versione «dovrebbe essere consultata anche da lettori che hanno familiarità con il tedesco». Il punto più interessante, soprattutto per il suo valore politico, riguarda la tendenza storica della produzione capitalistica. Se nella precedente edizione del volume I del Capitale Marx aveva scritto che «il paese industrialmente più sviluppato mostra a quelli meno sviluppati l’immagine del proprio futuro», nella versione francese le parole in corsivo sono state sostituite con «a coloro che lo seguono sulla scala industriale». Questo chiarimento limitava la tendenza allo sviluppo capitalistico solo ai paesi occidentali già industrializzati.

Dopo uno studio più approfondito della storia, Marx era ora pienamente consapevole che lo schema di progressione lineare attraverso i «modi di produzione borghesi asiatici, antichi, feudali e moderni», che aveva disegnato nella prefazione a Per la critica dell’economia politica, nel 1859, era inadeguato alla comprensione del movimento della storia, e che era anzi opportuno tenersi alla larga da ogni filosofia della storia. Non vedeva lo sviluppo storico in termini di incrollabile progresso lineare verso una fine predefinita. La concezione multilineare più netta che Marx sviluppò nei suoi ultimi anni lo portò a guardare ancora più attentamente alle specificità storiche e alle diseguaglianze dello sviluppo politico ed economico nei diversi paesi e contesti sociali. Questo approccio ha sicuramente accresciuto le difficoltà che aveva dovuto affrontare nel già accidentato percorso di completamento del secondo e terzo volume del Capitale.

Nell’ultimo decennio della sua vita, Marx intraprese indagini approfondite sulle società al di fuori dell’Europa e si espresse inequivocabilmente contro le devastazioni del colonialismo. Sarebbe sbagliato suggerire il contrario e attribuirgli una visione eurocentrica dello sviluppo sociale. Marx criticava i pensatori che, pur evidenziando le conseguenze distruttive del colonialismo, avevano utilizzato categorie specifiche del contesto europeo nelle loro analisi delle aree periferiche del globo. Aveva ripetutamente messo in guardia contro coloro che non osservavano le necessarie distinzioni tra i fenomeni e, soprattutto dopo i suoi progressi teorici negli anni Settanta dell’Ottocento, era molto diffidente nel trasferire categorie interpretative in campi storici o geografici completamente diversi. Tutto questo è più chiaro grazie a Le Capital.

Nel 1878, in una lettera in cui soppesava i lati positivi e negativi dell’edizione francese, Marx scriveva a Danielson che questa conteneva «molte modifiche e integrazioni importanti», ma che era stato anche «a volte obbligato, principalmente nel primo capitolo – a semplificare la faccenda». In seguito, Engels pensò che queste aggiunte fossero semplificazioni non degne di essere riprodotte, e non incluse tutte le modifiche apportate da Marx a Le Capital nella quarta edizione tedesca del Capitale, pubblicata nel 1890, sette anni dopo la morte di Marx. Marx non fu in grado di completare una revisione finale del volume I del Capitale. In effetti, né l’edizione francese del 1872-75 né la terza edizione tedesca pubblicata nel 1881 possono essere considerate la versione definitiva per come Marx avrebbe voluto che fosse.

Marx attraverso Le Capital
Le Capital ebbe una notevole importanza per la diffusione dell’opera di Marx nel mondo. È stato utilizzato per la traduzione di molti estratti in varie lingue, la prima in lingua inglese, pubblicata nel 1883, per esempio. Più in generale, Le Capital ha rappresentato la prima porta d’accesso all’opera di Marx per i lettori di vari paesi. La prima traduzione italiana – pubblicata tra il 1882 e il 1884 – è stata realizzata direttamente dall’edizione francese. Nel caso dello spagnolo, Le Capital ha permesso di tirar fuori alcune edizioni parziali e due traduzioni complete: una a Madrid nel 1967, e una a Buenos Aires nel 1973. Poiché il francese era più conosciuto del tedesco, fu grazie a questa versione che la critica di Marx all’economia politica potè raggiungere più rapidamente molti paesi dell’America ispanica. Più o meno lo stesso valeva per i paesi di lingua portoghese. Nello stesso Portogallo, Le Capital è circolato solo attraverso le poche copie disponibili in francese, fino a quando non è apparsa una versione ridotta in portoghese, poco prima della caduta della dittatura salazarista nel 1974. In generale, attivisti politici e ricercatori sia in Portogallo che in Brasile hanno trovato più facile avvicinarsi all’opera di Marx attraverso la traduzione francese rispetto all’originale. Anche le poche copie che hanno avuto diffusione nei paesi africani di lingua portoghese erano in quella lingua.

Il colonialismo ha anche modellato in parte i meccanismi con cui il Capitale è diventato disponibile nel mondo arabo. Mentre in Egitto e in Iraq è stato l’inglese a caratterizzare maggiormente la diffusione della cultura europea, l’edizione francese ha svolto un ruolo più prominente altrove, soprattutto in Algeria, che, negli anni Sessanta, è stato un centro significativo per facilitare la circolazione delle idee marxiste in Paesi «non allineati». L’importanza di Le Capital si estendeva anche all’Asia, come dimostra il fatto che la prima traduzione vietnamita del volume I, pubblicata tra il 1959 e il 1960, era basata sull’edizione francese.

Così, oltre ad essere spesso consultata da traduttori di tutto il mondo e confrontata con l’edizione del 1890 pubblicata da Engels – che divenne la versione standard di Das Kapital – la traduzione francese è servita come base per traduzioni complete del Capitale in sette lingue. A 150 anni dalla sua prima pubblicazione, continua a essere fonte di stimolante dibattito tra studiosi e attivisti interessati alla critica di Marx al capitalismo.

In una lettera al suo compagno di lunga data Friedrich Adolph Sorge, Marx osservò che con Le Capital aveva «consumato così tanto del [suo] tempo che [non avrebbe] più collaborato in alcun modo a una traduzione». Questo è esattamente quello che è successo. La fatica e gli sforzi che ha impiegato per produrre la migliore versione francese possibile sono state davvero notevoli. Ma possiamo dire che sono stati ben ricompensati. Le Capital ha avuto una notevole diffusione, e le integrazioni e le modifiche apportate da Marx durante la revisione della sua traduzione hanno contribuito alla dimensione anticoloniale e universale del Capitale che oggi viene ampiamente riconosciuta, grazie ad alcuni dei contributi più recenti e profondi degli studi su Marx.